[İsmail Engin] Alexander von Humboldt, 1845 yılında Stuttgart ve Tübingen’de yayımlanan “Kosmos. Entwurf einer physischen Weltbeschreibung” adlı eserinde doğayı, “içsel ve ebedî yasalara göre var olan” [»Bestehens nach inneren ewigen Gesetzen«] canlı bir bütün olarak tanımlar.
Ona göre, doğa; “çokluk içinde birlik”tir; biçim ve yapı bakımından farklı görünen varlıkların birbirleriyle kurduğu organik ilişkinin bütünüdür.
Humboldt, doğanın yalnızca gözlemlenebilir olguların toplamı olmadığını, aynı zamanda görünüşlerin ardındaki düzeni ve bütünlüğü ifade eden bir varoluş alanı olduğunu vurgular. Fiziksel araştırmanın temel amacının, çeşitlilik içinde birliği keşfetmek; tekil olgulardan hareketle evrensel düzeni kavramak; ayrıntılar arasında kaybolmadan doğanın ruhuna ulaşabilmek olduğunu savunur.
Böylece, bilimsel araştırma, yalnızca duyusal dünyanın verilerini toplamakla yetinmez; ampirik gözlemi düşünsel kavrayışla birleştirerek doğanın içkin düzenini anlamaya yönelir.
Humboldt’un doğaya ilişkin bu bütüncül yaklaşımı, kaçınılmaz olarak insanın söz konusu bütün içindeki konumunu da sorgulamayı gerektirir.
Zira, doğanın birliği, insan bilincinden bağımsız olarak var olsa da, bu birliğin kavramsal olarak anlaşılması onu idrak edebilecek bir öznenin varlığını gerektirir.
Bu noktada, Arnold Gehlen’in felsefî antropolojisi önemli bir açıklama zemini sunar :