Bu Blogda Ara

21 Ağustos 2026 Cuma

İsmail Engin : Kemalizm’in Tasfiyesi mi, Devletin Dönüşümü mü?

[İsmail Engin] Kuşku yok ki; meydanlarda kimin konuştuğu, hangi sözün büyütüldüğü kadar hangi sözün görmezden gelindiği de siyasetin bir parçası...

Günümüz Türkiye’sinde birbirinden farklı görünen bazı gelişmeler aynı siyasal zeminde buluşuyor: İmralı’dan gelen “demokratik entegrasyon” mesajları, kimlik ve örgütlenme özgürlüğüne yapılan vurgular, Yavuz Sultan Selim ve İdris-i Bitlisî üzerinden kurulan tarihsel anlatı ve Hacıbektaş’ta kimi Alevi kurumlarının yükselttiği itirazlar...

Her birini ayrı ayrı değerlendirmek mümkün. Lâkin, bu başlıkların birbirleriyle nasıl ilişkilendiği önem taşıyor.

Yeni bir çözüm sürecinin dilinin ötesinde; devlet-toplum ilişkisi, kimlik, inanç, yurttaşlık ve Türkiye’nin tarihsel belleğinin yeniden yorumlanması gibi daha geniş bir alandan söz ediyor; öncelikle, tarihin neden yeniden çağrıldığını düşünüyoruz.

Yavuz Sultan Selim ve İdris-i Bitlisî referansı bu nedenle önem taşıyor.

İmralı eksenindeki tartışmalarda bu tarihsel ittifak daha önce de gündeme geldi. İmralı’daki 2025 - 2026 değerlendirmelerinde, Yavuz Sultan Selim ile İdris-i Bitlisî ittifakına ilişkin ifadeler yer aldı. Fakat, burada dikkat edilmesi gereken nokta, tarihsel bir olayın bugüne taşınmasının kendisinin bir siyasal yorum olduğudur.

Çaldıran dönemindeki Osmanlı-Kürd ilişkilerini bugünün Türkiye’sine doğrudan tercüme etmek mümkün değil. O dönemin devlet yapısı, mezhep çatışmaları, bölgesel güç dengeleri ve yerel iktidar biçimleri bugünkünden tamamen farklıydı. Buna rağmen, tarihsel bir ittifakın bugün hatırlatılması da dikkat çekici. Zira, tarihin siyasette yeniden çağrılması, çoğu zaman bugünün geleceğini tarif etmek için yapılıyor.

O hâlde, geçmişin hangi tarafının bugüne taşındığı üzerinde düşünülmelidir.

16 Ağustos 2026 Pazar

İsmail Engin : Alevi Antropolojisi ile Yaşlılığın ve Otoritenin Yeniden Düşünülmesi

[İsmail Engin] Yaşlılık; biyolojik yaşlanmanın sonucu ya da yaşam döngüsünün son aşaması olduğu gibi, toplumsal ilişkiler içerisinde şekillenen bir konum aynı zamanda ve kronolojik bir kategori olarak yaş; deneyim, bellek, bilgi, bakım, söz hakkı ve toplumsal tanınma ile anlam kazanıyor. Bununla birlikte, yaşlı olmak, her zaman bilgi sahibi olmak; bilgi sahibi olmak da otomatik olarak otorite sahibi olmak anlamına gelmiyor. Yaşlılığın toplumsal konumu, bireyin ait olduğu kültürel ve dini çevre içerisinde şekilleniyor.

Baştan ifade edilmelidir ki; Alevi antropolojisi, yaşlılığın anlamını kendi özgül toplumsal, tarihsel ve ritüel bağlamı içerisinde yeniden düşünmeyi mümkün kılıyor. Yaşlıların ne kadar yaşadıklarına değil; sahip oldukları deneyimlerin, bilgilerin ve ilişkilerin topluluk içerisinde nasıl bir değer kazandığına bakıyor.

Yine vurgulanmalıdır ki; Alevi antropolojisi, Alevi toplulukları homojen bir yapı olarak ele almıyor. Bölgesel farklılıklar, ocak ilişkileri, kentleşme, göç, eğitim, kuşak farklılıkları ve diaspora deneyimleri Alevi pratiklerinin ve kimliklerinin farklı biçimlerde yaşanmasına yol açıyor. O nedenle, yaşlılığı ve otoriteyi konu edinirken amacı, bütün Aleviler için geçerli tek bir yaşlılık modeli ortaya koymak değil, farklı Alevi bağlamlarında yaşlılığın nasıl anlamlandırıldığını ve deneyimlendiğini araştırmak oluyor.

Alevi antropolojisi açısından yaşlılık, toplumsal yaşamın dışında kalan pasif bir dönemin dışında;. Alevi belleğinin üretildiği, korunduğu ve yeni kuşaklara aktarıldığı bir alandır. Bu bağlamda, yaşlılar, geçmiş ile bugün arasında aracılık eden; yaşanmış deneyimleri, ritüel bilgileri ve topluluk değerlerini taşıyan aktörlerdir.

Ancak, Alevi antropolojisi, konuyu ele alırken, yaşlıların ne bildiğinden çok, bildikleri şeylerin hangi koşullarda geçerli bilgi olarak tanındığı ve ne zaman kültürel ve / veya dinî otoriteye dönüştüğü sorusundan hareket ediyor. Ona göre; bilmek, tanınmak ve otorite sahibi olmak farklı şeylerdir ve dernek idarecileri “henüz” “seçilmiş kültürel otorite” olarak değerlendirilebiliyor.

13 Ağustos 2026 Perşembe

İsmail Engin : Alevi Antropolojisinde Yeniden Düşünmek

[İsmail Engin] “Re-thinking”, yani yeniden düşünmek, Alevi antropolojisi açısından sadece geçmişe yeniden bakma anlamına gelmiyor; Aleviliği bilme, yorumlama ve temsil etme biçimlerini sorgulamayı ifade ediyor.

Yeniden düşünmenin konusu, Alevilik ile onun hakkında üretilen bilgi, kullanılan kavramlar, temsil biçimleri ve araştırmacının bu süreçteki konumu da sorgulamanın parçası oluyor : “Re-thinking” ile değişmez ve “gerçek Alevilik” tanımı bulmakla uğraşılmıyor; Aleviliğin farklı tarihsel, toplumsal ve mekânsal bağlamlarda nasıl anlamlandırıldığı, yaşandığı, aktarıldığı, tartışıldığı ve yeniden kurulduğunu ortaya koymak amaçlıyor...

Bu yaklaşım, Aleviliği donmuş bir gelenek, tamamlanmış bir inanç sistemi veya homojen bir kimlik olmanın ötesinde; bellek, ritüel, söz, mekân, aidiyet, toplumsal ilişkiler ve iktidar içerisinde sürekli yeniden oluşan çoğul bir yaşam dünyası olarak ele alıyor.

“Alevilik nedir?” sorusuyla sınırlı kalmıyor; Aleviliğin kimler tarafından, hangi tarihsel koşullarda, hangi kavramlarla ve hangi anlamlar üzerinden tanımlandığı üzerinde duruyor.

Alevi antropolojisi de Aleviliği; onun nasıl bilindiği ve nasıl temsil edildiğini ele alıyor.

Bu noktada, anlamın nasıl anlaşılabileceğini ve yorumlanabileceğini sorgulayan bir düşünce geleneği olan hermenötik önemli bir teorik zemin sunuyor. Zira, insanın dünyası, yalnızca dışarıdan gözlemlenebilen davranışlardan oluşmuyor; insanlar, dünyalarını anlamlandırıyor ve bu anlamlar içerisinde yaşıyorlar. O nedenle, toplumsal gerçekliği anlamak, “ne oluyor?” ve beraberinde “bu, onu yaşayan insanlar açısından ne ifade ediyor?” sorularına cevap aramakla mümkün gözüküyor.

Alevi antropolojisi açısından bu ayrım özellikle önemlidir.

12 Ağustos 2026 Çarşamba

İsmail Engin : Alevilerin Bölünmüşlüğü ile Biz ve Onlar..

[İsmail Engin] Herkesin kendine göre bir töreni, kendine göre bir “biz”i ve doğal olarak bir de “onlar”ı var. Alevi-Bektaşi dünyasındaki tartışmaların belki de en temel sorunu tam burada düğümleniyor.

İnanç tanımından etnik kimliğe, siyasetten örgütlenmeye, dinî yapılardan anma törenlerine kadar hemen her başlıkta farklı kamplar, farklı temsil iddiaları ve farklı “biz”ler [ve “onlar”] bulunuyor.

İnanç açısından Aleviliği İslam içinde görenler de var, İslam dışında tanımlayanlar da. Şamanist, Zerdüşt, kadimci veya gelenekçi referanslarla açıklayan yaklaşımlar cabası. Etnik kimlik söz konusu olduğunda Türk[men], Kürt, Arap ve başka kimlikler öne çıkıyor. Siyasette farklı partiler ve siyasi çizgiler üzerinden ayrışmalar belirginleşiyor.

Dinî yapıların çeşitliliğini ise birkaç başlıkla anlatmak neredeyse mümkün değil.

Örgütlenme alanındaki tablo da bundan farklı değil.

Kimi Belediyeler, dernek ve federasyonlar ile vakıflar bir tarafta; Kültür ve Turizm Bakanlığı ile ilişkili yapılar ve başka dernek, federasyon ve vakıflar diğer tarafta. Etkinlik afişlerinde destekçiler belirtilirken, kiminin Belediye logosu, kiminin Kültür ve Turizm Bakanlığı logosu bulunuyor. Belediyenin de devletin bir aygıtı olduğu unutulup yüksek sese “devlet Alevisi değiliz, olmayacağız” diyenler görülüyor.

11 Ağustos 2026 Salı

İsmail Engin : Musa Küçük Dede’nin Ardından

[İsmail Engin] Çeyrek asırdan da fazla zaman geçmiş...

Unutamadığımız bir yolculuğun sonunda Pendik’e yolumuz düşmüştü, Ayhan Aydın’la birlikte. Henüz Seyit Seyfi Cemevi’nin yeni yapıldığı günlerdi.

Birileri inşaattan çıktı. Ameleye, “Dede nerede?” diye sordum. Hafif gülümseyen Ayhan sesini çıkarmadı.

“Bekleyin, geliyorum,” cevabını aldık.

Biraz sonra, az önce inşaatta çalışan amele, üstünü değiştirip yeni urbalarını giymiş; karşımıza “Dede” olarak çıkmıştı.

Henüz bir odası tamamlanmış Cemevi inşaatına davet etti bizi. Birlikte gezdik. O sırada çimentoya ihtiyaçları varmış. Birine selamını ileterek haber gönderdi. Çok geçmeden haberci yeniden çıkageldi: Bir kamyon çimento geliyormuş... Lokma olarak...

Sohbetimize orada devam edemedik. Çocuklar doluştu içeriye; cıvıl cıvıl...

Dede, çocukların ücretsiz İngilizce dersine geldiklerini söyledi. Dünyayı tanımaları, öğrenmeleri gerekiyormuş. Derken öğretmen de göründü. İngiliz’di.

Dede, kendisini takip etmemizi istedi. Yola koyulduk.

9 Ağustos 2026 Pazar

İsmail Engin : Re-Thinking - Geçmişe ve Geleceğe Yolculuk

[İsmail Engin] Kurpfälzisches Museum Heidelberg, geçmişten bugüne uzanan sıra dışı bir tekstil hikâyesine ev sahipliği yapıyor. “RE-THINKING” adlı sergi, Alman sanatçı Johanna Reutter’in eski giysiler, kumaşlar ve anıları çağrıştıran tekstil parçalarından oluşturduğu özgün elbise tasarımlarını sanatseverlerle buluşturuyor. 

Kullanılmış bir kumaş, yıllarca saklanan eski bir elbise ya da artık kullanılmayan bir tekstil parçası… Çoğu insan için geçmişte kalmış ve işlevini yitirmiş eşyalar... Johanna Reutter için bunlar, yeni hikâyelerin başlangıç noktası. Sanatçı, geçmişin tekstillerini çağdaş sanatın diliyle yeniden yorumluyor. Sergide, Reutter’in eski giysiler, kumaşlar ve kişisel anıları çağrıştıran malzemelerden oluşturduğu özgün elbise çalışmaları yer alıyor. Estetik ve günümüzün önemli meselelerinden biri, sürdürülebilirlik ile tüketim kültürü açısından, kişisel bellek gibi güncel konularla ilgilenen sanatseverlerde karşılık buluyor. 

Reutter’in çalışmalarını farklı kılan nokta, eski tekstilleri yalnızca yeniden kullanmakla yetinmemesi. Sanatçı, geçmişten kalan kumaşları ve giysileri yeni biçimlere dönüştürürken onların "taşıdığı anıları" da tasarımlarının bir parçası haline getiriyor. Bu sayede, yıllarca bir dolapta saklanmış bir elbise, eski bir dantel ya da artık kullanılmayan bir kumaş, yeni bir form ile kimlik kazanarak sanat eserine dönüşüyor. 

Diğer bir anlatımla, malzeme fiziksel olarak dönüşürken, "taşıdığı anlam" da "yeniden şekillenirken" eserleri, klasik anlamda moda tasarımları olmaktan çıkıyor; onları “geri dönüştürülmüş moda” olarak tanımlamak yetersiz kalıyor. 

Ve Reutter’in elbiseleri, bellek, kimlik, zaman, tüketim, sürdürülebilirlik ve yeniden değerlendirme üzerine düşünmeye çağıran sanat eserleri olarak da öne çıkıyor.

31 Temmuz 2026 Cuma

İsmail Engin : Alevi Antropolojisi - Dijitalleşmede Alevi Bilgisi, Algoritmik Dijital Bellek ve Dedelik..

[İsmail Engin] Alevilik, antropolojik açıdan yalnızca belirli inanç unsurlarının toplamı şeklinde açıklanamaz, O, aksine; insan, toplum, kutsal, bellek ve etik arasındaki ilişkileri düzenleyen bir anlam dünyasıdır. Ve Aleviliğin temel kavramları yol, ocak, ikrar, rızalık, musahiplik, cem ..  dini kurumlar; toplumsal varoluşu kuran ilişkisel pratikler olarak değerlendirilmelidir.

Aleviliği anlamak, teolojik unsurlarını incelemekten öte, “yol” olarak ifade edilen pratiğini, bu pratiğin hangi toplumsal kurumlar aracılığıyla sürdürüldüğünü ve değişen tarihsel koşullarda nasıl yeniden üretildiğini analiz etmeyi gerektirir.

Bu özellikleri nedeniyle dijitalleşme, Alevilik açısından yalnızca yeni iletişim araçlarının kullanılması olarak değerlendirilemez. Dijital platformlar; Aleviliğin bilgi üretme biçimini, Alevi bilgisinin dolaşımını, ritüel deneyimini, dinî otoritenin kuruluş biçimini ve kolektif belleğin aktarım yollarını dönüştüren yeni bir antropolojik alan yaratmaktadır.

Dijitalleşme, Aleviliğin görünürlüğünü arttıran teknolojik gelişme; Alevilik açısından yeni iletişim teknolojilerinin kullanılması; dinî bilginin dolaşımı, ritüellerin icrası, otoritenin meşruiyeti ve kolektif kimliğin yeniden üretilmesi anlamına gelen antropolojik bir dönüşümdür.

Dijital platformlar; kutsalın deneyimlenme biçimini, dinî  bilginin dolaşımını, ritüellerin icrasını ve topluluğun kendisini yeniden üretme süreçlerini dönüştürmektedir.

Alevi antropolojisi, “Aleviliğin dijital ortamda nasıl temsil edildiği değil; dijitalleşmenin Alevi ritüel ontolojisini ve toplumsal ilişkilerini nasıl yeniden yapılandırdığı” üzerine çalışmaktadır.

30 Temmuz 2026 Perşembe

İsmail Engin : Alevi Antropolojisi Açısından Din ve Dinî İnanç, İnanç ve Gelenek

[İsmail Engin] Alevi antropolojisi açısından Aleviliği anlamak için, öncelikle din, dini inanç, inanç ve gelenek kavramları arasındaki ayrım olup olmadığıan  bakmak gerekmektedir.

Bu kavramlar, “günlük alışkanlık”la çoğu zaman birbirinin yerine kullanılsa da antropolojik analiz açısından farklı toplumsal gerçekliklere karşılık gelmektedir.

Günümüzde Alevilik çoğunlukla iki “indirgemeci yaklaşım” arasında değerlendirilmektedir: İlki Aleviliği “dinî inanç sistemi” olarak ele alırken, ikincisi onu “kültürel gelenek” olarak nitelemektedir. Oysa, antropolojik yaklaşım, toplumsal olguların tek boyutlu olmadığını kabul etmektedir. Dolayısıyla, bir topluluk aynı anda kutsal anlam sistemlerine, toplumsal kurumlara, ritüellere ve geleneklere sahip olabilir.

Aleviliği anlamak için “din”, “dinî inanç”, “inanç” ve “gelenek” olmak üzere dört analitik düzey birbirinden ayrılmalıdır. 

Din, kutsal olanla ilişkiyi, sembolleri, ritüelleri, ahlâkî düzeni ve toplumsal kurumları kapsayan bütünsel anlam sistemidir. Dinî inanç, dinî sistemin kutsal, aşkın ve hakikat boyutudur. Topluluğun neyi kutsal kabul ettiğini ve varoluşu nasıl anlamlandırdığını açıklamaktadır. İnanç, daha geniş bir anlamlandırma biçimidir. İnsanların dünya, toplum, ahlâk ve kimlik hakkında sahip oldukları kabulleri kapsamaktadır. Dinî inanç, inanç olmakla birlikte, her inanç dinî inanç değildir. Gelenek, kabul gören anlam sistemlerinin tarih içinde aktarılması, uygulanması ve yeniden üretilmesi sürecidir.

29 Temmuz 2026 Çarşamba

İsmail Engin : Alevi Antropolojisi - Aleviliği Varlık, Bilgi ve Bellek Alanı Olarak Anlamak

[İsmail Engin] Alevilik üzerine yapılan araştırmalar, uzun süre Alevi topluluklarının tarihsel ve kültürel özelliklerinin anlaşılmasına önemli katkılar sağlayan inanç sistemi, tarihsel kökenler, cem ritüeli, dedelik kurumu, ocak yapısı ve kimlik tartışmaları çevresinde yürütülmüştür.

Lâkin, Aleviliği kurumsal yapılar, ritüeller veya kimlik kategorileri üzerinden incelemek, onun insan, toplum ve hakikat anlayışının bütün ve farklı boyutlarını ortaya çıkarmakta sınırlıdır.

Ve Alevi antropolojisi, bu bağlamda, şu soruya yönelmektedir:

“Alevilik nasıl bir insan anlayışı, bilgi üretme biçimi ve toplumsal ilişki modeli ortaya koymaktadır?”

Bu yaklaşım, Aleviliği, geçmişten aktarılan bir “gelenek” şeklinde görmemektedir. Onu, tarihsel deneyimler, göç, diaspora ve toplumsal dönüşümler içinde sürekli yeniden şekillenen dinamik bir dinî inanç ve onunla ilintili sosyo-kültürel sistem olarak ele alır.

* * *

Alevi antropolojisine göre Alevilik, insanı “ilişkiler ağı” içinde var olan bir “can” olarak kavramakta; bilgiyi tutum ve davranış, ses, deneyim ve ritüel pratikler aracılığıyla üretmekte; toplumsal hayatı ise karşılıklı ilişkiler ve ortak deneyimler üzerinden sürekli yeniden ve yeniden kurmaktadır.

Alevi düşüncesindeki “can” kavramı, insan anlayışının temel kategorilerindendir. “Can”, bireyi kendi sınırları içinde değerlendiren yaklaşımlardan farklı olarak insanı ilişkileri aracılığıyla anlamlandırmaktadır. Bu anlayışta “insan”; diğer canlarla, toplumla, doğayla, geçmişle, kutsal olanla kurduğu bağlar içinde varlık kazanmaktadır.

“Alevi ontolojisi”, ilişkisel bir varlık anlayışına dayanmaktadır. Ve burada insan, çevresinden bağımsız bir varlık değil; daha geniş anlam ve ilişki ağı içinde düşünülmektedir.

28 Temmuz 2026 Salı

İsmail Engin : Alevi Antropolojisi - Dinî Otoritenin Yeniden Üretimi

[İsmail Engin] Alevi antropolojisi, Aleviliği tarihsel süreçler içerisinde şekillenen; toplumsal ilişkiler, ritüel pratikler, sözlü anlatılar, kolektif bellek ve sembolik temsil biçimleri aracılığıyla sürekli yeniden üretilen yaşayan bir [dinî] inanç ve buna dayalı sosyo-kültürel sistem olarak ele almaktadır. 

Ona göre; Aleviliği anlamak, yalnızca inanç esaslarını, ibadet biçimlerini veya kurumsal yapılarını incelemekle sınırlı tutulamaz. 

Alevi topluluklarının kendilerini nasıl tanımladığı, geçmişlerini nasıl hatırladığı, kutsalla nasıl ilişki kurduğu, toplumsal düzenlerini hangi değerler üzerinden inşa ettiği ve değişen koşullar karşısında kimliklerini nasıl ve yeniden oluşturduğu, Alevi antropolojisinin temel araştırma alanları arasında yer almaktadır.

Onun perspektifinden hareket eden bir çalışma, “Alevi dinî otoritesi”nin kuruluşunu, meşruiyet kaynaklarını ve toplumsal dönüşümler karşısındaki yeniden yapılanma süreçlerini incelemektedir.

Burada, “dinî otorite”, tek bir kurumun veya kişinin değişmez statüsünün dışında; tarihsel bellek, bilgi aktarımı, ritüel yeterlilik, toplumsal kabul ve sembolik temsil ilişkileri içerisinde sürekli kurulan “dinamik süreç” olarak değerlendirilmektedir.

O nedenle, Alevi antropolojisinin temel sorusu, ve “Aleviliğin gerçek temsilcisi kimdir?” sorularından ziyade; “Alevi toplulukları kimliklerini, belleklerini ve otorite biçimlerini hangi toplumsal pratikler, ritüeller ve ilişkiler aracılığıyla nasıl ve yeniden üretmektedir?” sorusudur.

* * *

Alevilikte önemli bir otorite biçimi olan dedelik kurumu, sadece soy ilişkileri veya ocak bağlantısı üzerinden açıklanamaz.

Dedelik; tarihsel süreklilik, erkân bilgisi, ritüel yetkinlik, ahlâkî temsil, toplulukla kurulan ilişki ve kabul süreçleri üzerinden meşruiyet kazanan çok boyutlu bir otorite biçimidir.

26 Temmuz 2026 Pazar

İsmail Engin : Alevi Antropolojisi : Emic ve Etic Yaklaşım, Metodolojik Çerçeve - IV

[İsmail Engin] Alevi antropolojisinin metodolojisi, merkezinde yer alan “emic” - “etic” ayrımı, inanç pratiklerinin, kültürel olguların araştırmacının dışsal kategorileriyle mi yoksa topluluk üyelerinin kendi anlam dünyaları üzerinden mi incelenmesi gerektiği, inancın - kültürün nasıl anlaşılması gerektiğine ilişkin uzun süreli tartışmalarla yakından ilişkilidir.

Günümüzde Alevi antropolojisinin önemli metodolojik problemlerinden biri tam olarak bu noktada ortaya çıkmaktadır:

“Alevilik, Alevilerin kendi kavramsal dünyasından hareketle nasıl anlaşılabilir ve bu içeriden bilgi üretimi nasıl [eleştirel] bir antropolojik analize dönüştürülebilir?”

Emic kavramı, Kenneth L. Pike [1912-2000] tarafından 1954’te dilbilimdeki phonemic ve phonetic ayrımından hareketle geliştirildi.

“Phonetic” yaklaşım, sesleri araştırmacının geliştirdiği evrensel kategorilerle incelerken, “phonemic” yaklaşım belirli bir dil topluluğunun hangi ses farklılıklarını anlamlı kabul ettiğini araştırmaktadır.

Bu ayrım, kültür çalışmalarına uygulandığında “emic”, bir kültürel sistemin o kültürün üyeleri tarafından nasıl sınıflandırıldığını ve anlamlandırıldığını; “etic” ise araştırmacının geliştirdiği karşılaştırmalı ve analitik açıklamaları ifade etmektedir.

Kenneth L. Pike açısından söz konusu iki yaklaşım, birbirinin karşıtı değil, kültürü farklı düzeylerde anlamayı sağlayan tamamlayıcı yöntemlerdir.

Bununla birlikte, Pike tarafından geliştirilen kavramsal çerçeve, özellikle Marvin Harris [1927–2001] tarafından ciddi biçimde eleştirildi.

* * *

Marvin Harris, Annual Review of Anthropology’de 1976’da yayımlanan “History and Significance of the Emic/Etic Distinction” adlı hacimli makalesinde ve yanı sıra 1979’da yayımlanan “Cultural Materialism: The Struggle for a Science of Culture” [Random House, New York, 1979] adlı eserinde, kültürel materyalizm yaklaşımıyla “emic” bilgilerin önemini kabul etmekle birlikte, bunların tek başına bilimsel açıklama için yeterli olmadığını ileri sürdü.

İsmail Engin : Yeni Parti Programında Aleviler

[İsmail Engin] 24 Temmuz 2026 tarihinde kurulan Yeni Parti, aynı gün kamuoyuna “Ortak Gelecek için Yeni Parti Programı”nı da açıkladı. “İçindekiler” bölümü hariç 38 sayfadan oluşan program, “Değişim Çağrısı”, “Demokrasi, Yönetim ve Adalet”, “Kalkınma ve Ekonomi”, “Sosyal Devlet” ile “Dış Politika, Güvenlik ve Dirençlilik” başlıklı beş ana bölümden meydana geliyor.

Programın ilk bölümü olan “Değişim Çağrısı” [ibid, 1-5], “Türkiye kadim tarihi”ne yapılan vurgu ile başlıyor. Bu bölümde toplam 15 kez “kara düzeni değiştireceğiz” söylemi öne çıkarılıyor ve partinin temel siyasi iddiası şu ifadelerle ortaya konuluyor:

“Yolumuz uzundur, mücadele zorludur biliyoruz. Bu düzen kendiliğinden değişmeyecek, biliyoruz. Biz değiştireceğiz. Hep birlikte değiştireceğiz. Yola çıktık. Bu kara düzeni değiştireceğiz." [ibid, 5]

Program, “Demokrasi, Yönetim ve Adalet” başlıklı ikinci bölümünde [ibid, 6-12] demokratikleşme, hukuk devleti ve kurumsal reformlara odaklanıyor.

Burada; “Demokratik Yönetim Reformu”, “Demokrasi, İnsan Hakları ve Hukukun Üstünlüğü”, “Dijital Demokrasi, Medya ve Bilgi Hakkı”, “Adaletin Tesisi”, “Siyasal Özgürlük İçin Hukuki Güvenceler”, “Anayasal Denetim ve Kurumsal Hukuk Devleti”, “Ayrımcılıkla Mücadele ve Çoğulculuk”, “Aktif Yurttaşlık ve Örgütlü Toplum”, “Demokrasi ve Siyasi Partiler”, “Yolsuzlukla Mücadele, Şeffaflık ve Hesap Verebilirlik” ile “Yerellik ve Yerinden Yönetim” başlıkları altında kapsamlı bir çerçeve sunuluyor.

25 Temmuz 2026 Cumartesi

İsmail Engin : Neler oluyor bize?

[İsmail Engin] Hayır... Bu alışılmışın aksine, bir şarkı sözü değil.

Lafım, kendisini "sosyal demokrat" ya da "demokrat" olarak tanımlayanlara...

"Helâlleşeceğiz" denildi! 

Kucaklayıcı, umut veren bir vaatti; lâkin, anlaşılan o ki, helâlleşmenin de bir sınırı varmış. Aynı yolda yürürken kardeş sayılanlar, yollar ayrılınca meğerse helâlleşmenin dışındaymış, kanlı bıçaklıymış?

Bir partinin logosunu "rakı şişesi"ne benzetmekle siyaset yapıldığı sanılıyor. Varsayalım ki, benziyor. Bunun memleketin hangi sorununun çözümüne bir katkısı bulunuyor?

Hukuk daha sözünü söylemeden insanlar suçlu ilân ediliyor. Mahkemeler karar vermeden, İddianâmeler tamamlanmadan, ekranlarda ve sosyal medyada hükümler kuruluyor. Masumiyet karinesi, alkış veya koltuk uğruna göz ardı ediliyor, akla bile gelmiyor. 

Akıl dumura uğruyor.

Bir yanda, tarot falıyla siyaset yorumlayan milletvekilleri... 

Diğer yanda, harflerin gizeminden siyasî sonuçlar çıkaran sözde analistler, gazeteciler... 

24 Temmuz 2026 Cuma

İsmail Engin : Alevi Antropolojisinde Metodolojik Çerçeve - III : Bir Ön Hazırlık

"phonemic" vs "phonetic"

Kenneth Lee Pike [1912 - 2000] antropoloji alanına önemli katkılar sundu: "emic" ve "etic" kavramlarını geliştirdi. 

1954'te Pike tarafından ortaya atılan bu iki terim, günümüzde antropologların terminolojisinde yaygın biçimde kullanılıyor. 

Karl J. Franklin 1997'de "K. L. Pike on Etic vs. Emic: A Review and Interview"de işaret ettiği üzere; "emic" ile "etic" arasındaki ayrım antropolojik analiz açısından son derece işlevsel kabul ediliyor. 

Ve artık uzunca bir süredir antropologlar, farklı kültürel grupların gerçekliği nasıl algıladıklarına ilişkin içgörüleri, disiplinlerinin temel kavramsal araçlarından biri olarak değerlendiriyor.

"emic" / "etic" ayrımı, farklı kültürleri kendi bağlamları içinde anlamaya yönelik yaklaşımın kuramsal temelini oluşturuyor. 

Antropologlar da büyük ölçüde, "emic" ve "etic" perspektiflerini birbirinden ayırt edebilme konusundaki uzmanlıkları sayesinde güçlü çalışmalar üretebiliyorlar.

Kenneth Lee Pike, Marvin Harris [1927 - 2001] tarafından kavramsal anlamda ciddi şekilde eleştirildi. 

Thomas N. Headland [1935–2024] "American Anthropologist"te 2001'de kaleme aldığı "Kenneth Lee Pike (1912-2000)" biyografisinin "Pike's Contribution to Anthropology" kısmında da [p. 507]  bahsettiği üzere:

22 Temmuz 2026 Çarşamba

İsmail Engin : Alevi Antropolojisi Bağlamında Alevilerin Anlam Dünyasının İncelenmesi ve Clifford Geertz’in Yorumlayıcı Yaklaşımı : Metodolojik Çerçeve - II

[İsmail Engin] Endonezya’nın Java (1952-54, 1984, 1986, 1999) ve Bali (1957-58) adalarında alan araştırmaları yapan antropolog Clifford Geertz, [1926 – 2006], “yorumlayıcı antropoloji”nin [“Interpretive Anthropology”] en önemli temsilcisidir. 

1966’da M. Banton editörlüğünde hazırlanan “Anthropological approaches to the study of religion” [Tavistock, London] adlı eser için kaleme aldığı 46 sayfalık “Religion as a Cultural System” adlı makalesi ile 1971’de yayımlanan “Islam Observed - Religious Development in Morocco and Indonesia” [University Of Chicago Press, Chicago] ve 1973’te yayımladığı “The Interpretation of Cultures - Selected Essays” [ Basic Books, New York] adlı çalışmaları, antropoloji dünyasında önem taşımaktadır. 

Geertz, alan araştırmalarından hareketle, kültürü kataloglanacak davranışlar kümesi olarak değil, “yorumlanacak bir anlam ağı” olarak okumanın kendine özgü yolunu şekillendirdi. “Public meaning”in inşasında sembollerin rolüne odaklanan bir çerçeveye oturttuğu “sembolik antropoloji”nin de savunucusu oldu. 

Geertz, “The Interpretation of Cultures - Selected Essays” [1973] adlı eserinde, insanların “kültür” adı verilen kendi ördükleri “anlam ağları”nda [“webs of significance”] asılı durduğunu ifade etti ve kültürü, insanların yaşam hakkındaki bilgilerini ve tutumlarını ilettikleri, sürdürdükleri ve geliştirdikleri sembolik biçimlerde ifade edilen, miras alınan kavramlar sistemi olarak tanımladı. 

Ona göre, din, daha geniş kültürel ağ içindeki en güçlü alt sistemlerden biridir. Derinden gömülü bulunduğu ve şekillendirildiği - şekillendirdiği kültürden ayrı değildir. Semboller sistemi olarak din; ruh halleri ve motivasyon oluşturup, varoluşun genel düzenini formüle edip, kavramları gerçeklik havasıyla sarıp, duyguları ve motivasyonları benzersiz şekilde gerçekçi kılmaktadır. Bu bağlamda ritüel, dünya görüşü ve ahlâk anlayışının gerçekten buluştuğu ve birbirini güçlendirdiği yerdir. Ritüelde insanlar sadece kutsal olanı düşünmez; onu canlandırır, hisseder ve inançları güçlenmiş olarak sıradan hayata dönerler. 

20 Temmuz 2026 Pazartesi

İsmail Engin : Alevi Antropolojisinin Metodolojik Çerçevesi

[İsmail Engin] Alevilik üzerine yürütülen antropolojik araştırmalar uzun süre, Aleviliğin hangi dinsel kategori içinde değerlendirilmesi gerektiği sorusu etrafında şekillenmiştir. Aleviliğin İslam’ın [heterodoks] bir yorumu mu, bağımsız bir tarihsel inanç sistemi mi veya farklı geleneklerin birleşiminden oluşan bir yapı mı olduğu yönündeki tartışmalar, araştırmaların önemli bir bölümünü belirlemiştir.

Yaklaşımların ortak noktası, çoğu zaman araştırma problemini Aleviliğin “özü”ne yöneltmeleri; buna karşılık Aleviliğin hangi yöntemlerle incelenmesi gerektiği sorusunu ikincil konuma bırakmalarıdır. 

Antropolojik açıdan temel mesele, Aleviliğin belirli bir kategoriye yerleştirilmesinin ötesinde; bu kategorilerin hangi tarihsel ve siyasal koşullarda üretildiğinin, nasıl meşrulaştırıldığının ve topluluklar tarafından nasıl yeniden yorumlandığının incelenmesidir.

O nedenle, Alevi antropolojisinin temel amacı, Aleviliğin değişmez bir özünü ortaya koymaktan ziyade; tarihsel oluşumunu, ritüel pratiklerini, kolektif belleğini ve toplumsal ilişkilerini birlikte açıklayabilecek bir metodolojik yaklaşım geliştirmektir. 

Alevilik, tek bir tarihsel kaynağa indirgenebilecek durağan bir yapı değildir; farklı dönemlerde dinsel, ideolojik - siyasal ve sosyo-kültürel süreçlerin etkileşimiyle şekillenen tarihsel bir oluşumdur.

Alevi antropolojisi, bu çok katmanlı yapıyı açıklamak için, köken arayışından çok oluşum süreçlerine, doktriner yaklaşımlardan toplumsal pratiklere ve sabit kimlik anlayışlarından ilişkisel kimlik analizlerine yönelir. 

17 Temmuz 2026 Cuma

İsmail Engin : Alevi Antropolojisi - Bellek, Yol, Erkân ve Toplumsal Yeniden Üretim Üzerinden Aleviliği Anlamak

[İsmail Engin] Alevilik üzerine yürütülen tartışmaların temel açmazlarından biri, onu önceden tanımlanmış dinsel, kültürel veya siyasal kategoriler içine yerleştirme eğilimidir.

O nedenle, Alevilik, kimi zaman İslam içindeki “mezhepsel bir yorum - tasavvufî bir yapı veya eğilim”, kimi zaman Anadolu’nun “kadim kültürel mirası”nın devamı, kimi zaman ise modern dönemde şekillenen bir “kimlik hareketi” olarak tanımlanmaktadır.

Yaklaşımların her biri Aleviliğin belirli yönlerini açıklama gücüne sahip olmakla birlikte, Alevi topluluklarının tarihsel deneyimini, kendi anlam evrenlerini ve toplumsal yeniden üretim süreçlerini tek başına açıklamaya yetmemektedir.

Alevilik kuşkusuz bir “inanç sistemi”dir; ve fakat, yalnızca doktriner ilkelerden oluşan bir dinî yapı değildir. Aynı zamanda, tarih boyunca farklı topluluklar tarafından üretilen, aktarılan, yorumlanan ve yeniden kurulan kolektif bir bellek, ahlâkî bir yaşam düzeni ve özgün bir toplumsallık biçimidir.

Aleviliği anlamak, yalnızca inanç esaslarını veya teolojik sınıflandırmaları incelemekle sınırlı kalamaz; ritüellerin, sembollerin, anlatıların, otorite biçimlerinin ve gündelik pratiklerin nasıl işlediğini de araştırmayı gerektirir.

Bu çerçevede “Alevi antropolojisi”, Aleviliği bağımsız bir antropoloji alt disiplini olarak tanımlama iddiasından ziyade, Alevi dünyasını kendi tarihsel deneyimleri, kavramları ve anlam sistemleri üzerinden çözümlemeyi amaçlayan eleştirel bir antropolojik perspektifi ifade eder.

13 Temmuz 2026 Pazartesi

İsmail Engin : Yol, Can, Kozmos ve İnsan - Felsefî Antropoloji Perspektifinden Alevî İnsan Anlayışına ve Alevî Antropolojisine veya Alevînin Antropolojisine...

[İsmail Engin] "İnsan" sorunu, felsefenin ve esasen de Immanuel Kant’ın [(1724 – 1804] 1798’de yayımlanan ve 1772/73'ten 1795/96’ya kadar her kış döneminde Albertina Üniversitesi'nde verdiği antropoloji derslerinin nihayetinde kaleme aldığı, insanların özgürce hareket eden varlıklar olarak kendilerini nasıl şekillendirdikleri veya nasıl şekillendirebilecekleri ve şekillendirmeleri üzerinde durduğu “Anthropologie in pragmatischer Hinsicht” adlı eserinden bugüne, felsefi antropolojinin en temel sorularından biridir. 

Kant, burada sadece insanı, “ne olduğu”nun dışında, “kendini ne hâline getirebileceği” bakımından da ele alır.  

Eserinin odak noktasında Kant, insanlığı “animal rationabile” [“erziehbares Naturwesen”] yani “eğitilebilir doğal varlıklar” olarak neyin oluşturduğu, hangi imkânlara sahip olduğu sorusunun üzerinde durur.

Kant’a göre; insan, aklı sayesinde diğer insanlarla birlikte toplumda var olmaya, sanat ve bilim yoluyla kendini geliştirmeye, medenileştirmeye ve ahlâkîleştirmeye mahkûmdur. Ve, doğasının hamlığından kaynaklanan engelleri aşarak insanlığa layık olmak için aktif olarak çaba göstermeli; buradan hareketle, iyilik yapmak için eğitilmelidir.

Öte yandan, felsefî antropolojinin temel sorusu, insanın yalnızca ne olduğuna ilişkin açılım yapmaz, aynı zamanda varlık düzeni içindeki yerinin nasıl anlaşılması gerektiğidir. Bu bağlamda, insan, doğanın karşısında duran özerk bir özne midir; yoksa doğa, toplum ve kozmosla kurduğu ilişkiler içinde anlam kazanan ilişkisel bir varlık mıdır? 

Modern felsefe, bu soruya çoğunlukla "özne" merkezli cevaplar üretirken, farklı düşünce gelenekleri, insanı "varlığın bütünlüğü" içinde konumlandıran alternatifler geliştirmiştir. 

İşte, "Alevî düşünce" bu alternatiflerden biridir.

* * *

İnsanı yalnızca biyolojik bir varlık veya akıl sahibi bir "özne" olarak tanımlamak, insan deneyiminin bütünlüğünü açıklamakta yetersizdir. 

10 Temmuz 2026 Cuma

İsmail Engin : Humboldt, Gehlen ve Alevî-Bektaşî Düşüncesinde Doğa, İnsan ve Hakikat..

[İsmail Engin] Alexander von Humboldt, 1845 yılında Stuttgart ve Tübingen’de yayımlanan “Kosmos. Entwurf einer physischen Weltbeschreibung” adlı eserinde doğayı, “içsel ve ebedî yasalara göre var olan” [»Bestehens nach inneren ewigen Gesetzen«] canlı bir bütün olarak tanımlar.

Ona göre, doğa; “çokluk içinde birlik”tir; biçim ve yapı bakımından farklı görünen varlıkların birbirleriyle kurduğu organik ilişkinin bütünüdür.

Humboldt, doğanın yalnızca gözlemlenebilir olguların toplamı olmadığını, aynı zamanda görünüşlerin ardındaki düzeni ve bütünlüğü ifade eden bir varoluş alanı olduğunu vurgular. Fiziksel araştırmanın temel amacının, çeşitlilik içinde birliği keşfetmek; tekil olgulardan hareketle evrensel düzeni kavramak; ayrıntılar arasında kaybolmadan doğanın ruhuna ulaşabilmek olduğunu savunur.

Böylece, bilimsel araştırma, yalnızca duyusal dünyanın verilerini toplamakla yetinmez; ampirik gözlemi düşünsel kavrayışla birleştirerek doğanın içkin düzenini anlamaya yönelir.

Humboldt’un doğaya ilişkin bu bütüncül yaklaşımı, kaçınılmaz olarak insanın söz konusu bütün içindeki konumunu da sorgulamayı gerektirir.

Zira, doğanın birliği, insan bilincinden bağımsız olarak var olsa da, bu birliğin kavramsal olarak anlaşılması onu idrak edebilecek bir öznenin varlığını gerektirir.

Bu noktada, Arnold Gehlen’in felsefî antropolojisi önemli bir açıklama zemini sunar :

8 Temmuz 2026 Çarşamba

İsmail Engin : Perişan Baba ve Bektaşilik

[İsmail Engin] Perişan Baba, 19. yüzyılda yaşamış önemli Bektaşi şairlerindendir. Asıl adı Mehmed Ali, mahlası ise Perişan’dır. Bektaşi geleneği içerisinde hem şair hem de dedebaba olarak önemli bir yere sahiptir.

Turgut Koca, Perişan Baba’nın, Selanikli Hasan Baba’nın ardından, Hacı Bektaş Dergâhı’nda dedebabalık makamına oturduğunu, 1884 yılında Hacı Bektaş Tekkesi’nde Hakk'a yürüyerek buraya defnedildiğini belirtmektedir. Ayrıca İstanbul’daki Eryek (Erikli Baba) Dergâhı’nda kendisine nispet edilen bir makam ziyareti bulunduğunu da kaydetmektedir.

Abdülbâki Gölpınarlı ise, Perişan Baba hakkında farklı bir kronoloji aktarır: 

Gölpınarlı’ya göre, Hacı Hasan Dedebaba’nın ardından bir süre Hacı Bektaş Tekkesi’nde dedebabalık yapan Konyalı Perişan Mehmet Dedebaba, bu görevden ayrıldıktan sonra bir müddet seyahat etmiş, daha sonra Yedikule’deki Bektaşi Tekkesi’nde ikamet etmiş ve 1875 yılında Hacıbektaş’ta Hakk’a yürüyerek orada sırlanmıştır. 

Şevki Koca, Perişan Baba’nın hayatını ve Bektaşilik tarihindeki yerini daha ayrıntılı biçimde ele alır. 

6 Temmuz 2026 Pazartesi

İsmail Engin : NATO ve Almanya’daki Türk İşçileri – NATO Yayınları Özel Sayısı [Haziran 1963]

[İsmail Engin] 30 Ekim 1961 tarihinden sonra, Haziran 1963’te “NATO Yayınları”nın “3 üncü özel sayı”sı 12 sayfalık gazete formatında “Atlantik Paktı Müttefiklerimizi Tanıtıyoruz – Mukadderat Birliği Yaptığımız Milletler : Federal Almanya” başlığıyla çıkıyor.

TAN Gazetecilik ve Neşriyat Evi’nde dizilip basılan İstanbul merkezli adı geçen yayının “Kurucusu ve Umumî Neşriyat Müdürü” Mithat Perin’dir. 

Gazetede, “Türk İşçisi Almanya’da – Bugün onaltıbin işçimiz, dost ve müttefik memlekette çalışmaktadir” haberinin başlığı altında üç fotoğraf var.

Devamında iki ülke arasında “işçi transferi konusundaki anlaşma”nın  yürürlüğe girdiği tarihten itibaren yıllara göre 19 Haziran 1963 gününe kadar Almanya’ya gelen işçi sayıları kadın, erkek ve toplamda sunuluyor; “Türk işçilerinin çok sayıda bulundukları işyerlerinin ünvan ve adresleri”  sıralanıyor.

1963 tarihli yayın, Türkiye’den Almanya’ya işçi göçünün henüz ilk yıllarında devlet ve medya söyleminin nasıl şekillendiğini göstermesi bakımından dikkat çekici bir belge niteliğinde.

5 Temmuz 2026 Pazar

İsmail Engin : Cem Dergileri - Mizahın, Muhalefetin ve Kimlik Arayışının Aynası

[İsmail Engin] Cem dergisi, Türkiye basın ve düşünce tarihinin farklı dönemlerinde farklı misyonlar üstlenmiş önemli yayınlardan biri olarak dikkat çekiyor.

İlk kez 1910 yılında karikatür sanatının öncülerinden Mehmet Cemil Cem tarafından yayımlanan dergi, 1912’ye kadar Osmanlı’nın son yıllarında mizah yoluyla toplumsal ve siyasal eleştirinin etkili örneklerini sundu.

Cumhuriyet’in ilanından sonra 1927'de yeniden yayın hayatına dönen Cem, yeni rejimin heyecanını paylaşmasına rağmen eleştirel karikatürleri nedeniyle kısa sürede siyasi baskılarla karşılaştı. Açılan davalar ve verilen hapis cezaları, dönemin basın özgürlüğü tartışmalarını da gözler önüne serdi. Harf İnkılâbı sonrasında yapılan ikinci yayın girişimi de uzun ömürlü olmadı ve dergi 1929 yılında yayın hayatına veda etti.

Dönemin dikkat çeken yönlerinden biri, siyasi eleştirilerin Bektaşi fıkraları ve mizahi anlatılar üzerinden aktarılmasıydı. “Bekri Hasan Baba” gibi karakterler aracılığıyla zaman zaman iktidar-muhalefet ilişkileri hicvedilirken, Bektaşi kültürünün hoşgörülü ve nüktedan dili toplumsal eleştirinin önemli araçlarından biri haline geldi.

Yaklaşık kırk yıl sonra, 1966’da aynı isimle "ortaklık adına" Abidin Özgünay öncülüğünde yayımlanmaya başlayan Cem dergisi, bu kez bambaşka bir misyon üstlendi.

Derginin odak noktasında Alevi-Bektaşi kimliğinin görünürlüğü ve hak mücadelesi vardı. İlk yıllarında Alevi-Bektaşi inancını tanıtmayı ve kimlik bilincini güçlendirmeyi amaçlayan dergi, zamanla daha siyasi içeriklere de yer veren bir yayın çizgisi benimsedi. 1969’a kadar 18 sayı çıktı.

4 Temmuz 2026 Cumartesi

İsmail Engin : Sosyo-Teknik Aktör Olarak Yapay Zekâya Eleştirel – Antropolojik Bakış yahut Yapay Olanın Antropolojisi

[İsmail Engin] Yapay zekâ, şimdilerde sadece mühendislerin ya da teknoloji şirketlerinin gündeminde bulunmuyor. 

Antropologlardan eğitimcilere, dilbilimcilerden sanatçılara kadar farklı disiplinlerden araştırmacılar, “üretken yapay zekâ”nın insan yaşamını nasıl dönüştürdüğünü; insanı “yeniden” yazıp yazmadığını veya nasıl yazdığını anlamaya çalışıyor.

Son dönemde yayımlanan kapsamlı çalışmalar, yapay zekânın yalnızca yeni bir araç değil; emek, yaratıcılık, bilgi üretimi, inanç ve toplumsal ilişkileri yeniden şekillendiren güçlü bir “sosyo-teknik aktör” haline geldiğini ortaya koyuyor.

Ortak vurgu, yapay zekânın yalnızca metin ya da görsel üreten sistem olarak değerlendirilmemesi gerektiği yönünde.

Gelişmelerin odağındaki yapay zekâ; akademik yazarlık, eğitim süreçleri, kültürel mirasın korunması ve hatta dini ritüeller gibi pek çok alanda yeni tartışmaları beraberinde getiriyor.

O nedenle, antropologlar, yapay zekâyı teknolojik bir yenilikten çok “toplumsal bir dönüşümün parçası” olarak ele alıyor.

Bu bağlamda, en dikkat çekici başlıklardan biri “yazarlık” kavramının yeniden tanımlanması :

"Üretken yapay zekâ"nın metin üretiminde giderek daha fazla kullanılması, bir eserin gerçek yazarının kim olduğu sorusunu yeniden gündeme taşıyor.

2 Temmuz 2026 Perşembe

İsmail Engin : Yapay Olanın Antropolojisi - Yapay Zekâ, Otorite ve Bilgi Üretiminin Dönüşümü

[İsmail Engin] “Yapay olanın antropolojisi”, insanlarla yeni nesil yapay sistemler arasında giderek yoğunlaşan ilişkileri kültürel, etik ve epistemolojik boyutlarıyla inceleyen disiplinlerarası bir araştırma alanıdır. İnsan ile makine arasındaki teknik etkileşimleri incelemenin ötesinde, bilgi, otorite ve güven kavramlarının dönüşümünü anlamaya çalışıyor.

Bu bağlamda, insanların yalnızca yazılım, donanım ve dijital teknolojilerle kurduğu etkileşimleri değil; araştırma laboratuvarlarından müzelere, eğitim kurumlarından gündelik yaşama kadar uzanan geniş bir alanda yapay zekâ ile gelişen yeni ilişki biçimlerini de irdeliyor ve çözümlüyor.

Onunla, insan ile makine arasındaki karşılaşmalar, teknik yenilikten öte, bilgi üretimi, otorite ve güven kavramlarını yeniden şekillendiren toplumsal bir dönüşüm olarak ele alınıyor.

Söz konusu dönüşümün en dikkat çekici yönlerinden biri, yapay zekânın giderek bilgi otoritesi olarak konumlandırılmasıdır.

Diğer bir anlatımla, yapay zekâ; bilimsel yazım, veri analizi ve akademik araştırma gibi alanlarda teknik araç değil, düşünmeyi yönlendiren analitik ortak şeklinde kullanılıyor.

Kullanıcılar açık, tutarlı ve ikna edici cevaplar almak amacıyla bu sistemlere başvururken, üretilen içerikler çoğu zaman yeterli eleştirel değerlendirmeden geçirilmeden güvenilir bilgi olarak kabul ediliyor.

İsmail Engin : Yapay Zekâ, Dijital Şamanlar ve Postmodern Öte Dünya

[İsmail Engin] Yapay zekâ sohbet robotları artık yalnızca üretkenlik araçları olarak değil, insanın teknolojiyle kurduğu ilişkinin kültürel ve sembolik boyutunu anlamaya çalışan araştırmaların da odağında yer alıyor. 

Antropologlar Mark Friis Hau ve Jakob Krause-Jensen, bu ilişkiyi açıklamak için dikkat çekici bir kavram öneriyor: “Dijital şamanlar”.

Mark Friis Hau ve Jakob Krause-Jensen’in “Anthropology of Consciousness” dergisinde 2025 yılında yayımlanan “Virtually Shamans: An Anthropological Perspective on AI Chatbots” başlıklı makalesi, yapay zekâ sohbet robotlarının yalnızca teknolojik bir yenilik olmadığını, aynı zamanda insanların anlam üretme biçimlerini dönüştüren yeni dijital aracılar haline geldiğini savunuyor.

Çalışmaya göre, yapay zekâ kullanıcıları, yalnızca bir yazılımı kullanan kişiler değil. 

Mark Friis Hau ve Jakob Krause-Jensen, kullanıcıların insan deneyimi ile algoritmaların karmaşık bilgi dünyası arasında aracılık eden yeni bir konuma yerleştiğini öne sürüyor.

Bu yaklaşım, tarih boyunca şamanların insanlar ve görünmeyen bilgi – deneyim alanları arasında üstlendiği rol ile günümüzün yapay zekâ kullanıcıları arasında kavramsal bir benzerlik kuruyor.

28 Haziran 2026 Pazar

İsmail Engin : Kuzeydoğu Hindistan'dan Naga Tekstilleri ve Tasarımı

[İsmail Engin] Nagalar, Hindistan'ın kuzeydoğusu ile Myanmar'ın kuzeybatısında yaşayan, otuzdan fazla farklı etnik gruptan oluşan, üç ila dört milyon nüfusa sahip çok dilli bir topluluk. Ortak bir tarih paylaşmalarına rağmen, her grubun kendine özgü dili, kültürü ve kimlik anlayışı bulunuyor.

İngiliz sömürge yönetimi döneminde bölge yoğun askeri ve misyoner faaliyetlerine sahne olmuş, bu süreç Nagaların sosyo - kültürel yapısında köklü dönüşümlere yol açmış.

Hristiyanlık zamanla Nagaland'ın baskın dini hâline gelirken, bağımsızlık sonrasında Hindistan devletiyle yaşanan siyasi gerilimler ortak bir Naga kimliğinin oluşmasını hızlandırmış.

Günümüzde kültürel miras, geleneksel zanaatlar ve tekstiller bu kimliğin en önemli simgeleri arasında yer alıyor.

* * *

Kuzeydoğu Hindistan'da yaşayan Nagalara ait dokumaların – Naga dokumalarının – geometrik ve çoğu zaman minimalist desenleri, dünyanın en özgün ve etkileyici dokuma geleneklerinden birini oluşturuyor.

Güçlü geometrik desenleri ve canlı renkleri yalnızca estetik bir tercih değil; kimlik, toplumsal statü, köken ve kişisel yaşam öykülerini görünür kılan bir iletişim sistemi.

27 Haziran 2026 Cumartesi

İsmail Engin : Siyasal Alevilik – II

[İsmail Engin] Siyasal Alevilik olgusu yeni ortaya çıkmış bir durum değil; aksine uzun yıllardır adım adım şekillenen, gözlemlenen ve tartışılan bir süreç.

Zaman içerisinde kimi cemevleri, ibadetin ve kültürel faaliyetlerin mekânları olmanın ötesine geçerek siyasetçilerin kürsü bulup konuşma yaptığı, siyasî mesajların verildiği platformlara dönüştü.

Buralarda düzenlenen paneller, çoğu zaman görünürde akademik veya kültürel içerik taşısa da, siyasî partilerin ve temsilcilerinin yoğun katılımıyla farklı bir işleve büründü; fikir üretmekten çok ideoloji ve siyasî pozisyon üretmeye başladı.

Örgütlenme faaliyetlerinin önemli dinamiklerinden ve ayaklarından biri siyaset oldu.

Pek çok dernek ve federasyon yöneticisi milletvekilliğine, belediye başkanlığına ya da belediye meclis üyeliğine aday olarak doğrudan siyasî arenaya çıktı. Böylece sivil toplum, inanç ve siyaset arasındaki sınırlar giderek silikleşti.

Akademisyenler, kanaat önderleri ve dinî rehber konumundaki bazı isimler de bu siyasî ilişkilerin kurulmasında ve sürdürülmesinde etkili roller üstlendi.

Buna karşı çıkanlar da vardı; inanç önderlerinin siyasî kamplaşmanın tarafı hâline gelmesini doğru bulmayanlar itirazlarını dile getirdi.

Bir kesim de kendi siyasî anlayışına uymuyor diye itiraz etti.

25 Haziran 2026 Perşembe

İsmail Engin : Kerbelâ – Alevi Kolektif Belleğinde Neden Önemlidir?

– ve zalim ve inanmış ve Kerbela [Bekir Yıldız] –

[İsmail Engin] Şayet Kerbelâ kolektif bellekten silinirse : 

“Yezid”, bir isim olarak kalır; zulmün, zorbalığın ve iktidar hırsının simgesi olmaktan çıkar; zulmün yüzü silinir, zorbalığın adı unutulur, tarihin karanlığı sıradanlaşır.

“Hüseyin”, tarihî bir şahsiyete dönüşür; hakikat uğruna bedel ödemenin, onurun ve direnişin anlamı silikleşir; eğilmeyen başın, teslim olmayan vicdanın ve susmayan hakikatin sesi kısılır.

“Emevî iktidarı” denildiğinde, salt bir hanedan hatırlanır; baskının, tahakkümün ve adaletsizliğin tarihsel karşılığı görünmez olur; adaleti boğan, hakkı susturan ve gücü hakikatin önüne koyan düzen, belleğin karanlığına gömülür.

“Hüseynî duruş” anıldığında, zulüm karşısında baş eğmemenin, hakikatin yanında saf tutmanın, bedeli ne olursa olsun direnmenin ne demek olduğu anlaşılamaz; yalnız kalsa da hakikatten ayrılmamanın anlamı kaybolur.

“Evlâd-ı Kerbelâ’yık, bî-hata’yık” sözü, dillerde yaşamaya devam eder ve fakat o sözün ardındaki ateş, gözyaşı, [zorunlu] göç ve asırları aşan aidiyet hissedilmez olur.

23 Haziran 2026 Salı

İsmail Engin : Ortaca 1966 – IV

[İsmail Engin] Milliyet gazetesinin 7 Haziran 1966 günlü baskısının ilk sayfasından verilen ve 7. sayfada devam eden, Teoman Doğulu’nun Muğla’dan bildirdiği “Bin Köylü Çatıştı” başlıklı habere göre; 

“Toprak anlaşmazlığından birbirine girenlerden 7 si yaralandı. 38 kişi nezarete alındı. 

Köyceğiz ilçesinin Ortaca bucağında arazi ihtilâfı yüzünden arbede çıkmış, bin kişi kadar bir topluluk Ortaca bucağını basıp sinemadaki halkı döverek yaralamıştır. (...)

Olaya Fevziye köyündeki bir bataklığı kurutan (...)un köylülerle geçinememesi yol açmıştır.” [Milliyet, 7 Haziran 1966,s.1]

18 Haziran 1966 günlü Cumhuriyet gazetesindeki Ortaca’dan Alâettin Bilgi’nin bildirdiğine göre, “Fevziyeliler 12 gün sonra ilk defa Ortaca’ya indiler” başlıklı haber kısaca şu şekildedir:

“12 gündenberi iktisadî abluka içinde bulunan Fevziye köylüleri dün ilk defa köy sınırından çıkarak Ortaca’ya inmişlerdir. (...)

(...) Fevziyeli Aleviler değirmene buğday götürdükten sonra pazara gitmişler ve kendilerine yiyecek temin etmişlerdir. Böylece Ortaca’da Alevî – Sünnî ayrımı ile ortaya çıkan gergin hava dün Fevziyelilerin inişi ile yumuşama safhasına girmiştir. (...)” [Cumhuriyet, 18 Haziran 1966, s. 1]

22 Haziran 2026 Pazartesi

İsmail Engin : Ortaca 1966 - III

Haziran 1966’da Ortaca’da yaşanan olaylar, Türkiye’de inanç temelli gerilimlerin nasıl algılandığı ve kamuoyuna nasıl sunulduğu konusunda dikkat çekici bir örnek oluşturuyor. 

Dönemin gazetelerine yansıyan haberler incelendiğinde, olayların niteliği konusunda birbirinden oldukça farklı anlatılarla karşılaşılıyor.

* * *

14 Haziran 1966 tarihli Milliyet gazetesi, “Ortaca’da alevî kadınlar silahlandı” başlığıyla verdiği Muğla’dan Ç. Esen Kaftan ile Teoman Doğu’nun bildirdiği haberinde, “Olaya bir kadının tecavüz edilmesi sebep oldu. CHP’liler meseleyi Meclise aksettirdi” diyor. 

Haberin devamına göre;

“Köyceğizin Ortaca bucağında mezhep ayrılığı yüzünden gerginlik devam ederken tarlada çalışan bir Alevî kadının kaçırılarak ırzına geçilmesi üzerine kadınlar da silâhlanmıştır.

Fevziye köyünde (...) adında bir kadın önceki gün kocasıyla beraber tarlada çalışırken (...) köyünün Sünnilerinden (...)’ın tecavüzüne uğramıştır. (...) bu tecavüz olayı Ortaca’da hemen duyulmuştur. Bu hâdise karşısında erkeklerden sonra Alevî kadınlar da silahlanmıştır. (...)” [Milliyet, 14 Haziran 1966, 1]

Haberde, ayrıca silahlı çatışma yaşandığı, Sünni bir kişinin öldüğü belirtiliyor. [ibid, 7]

20 Haziran 2026 Cumartesi

İsmail Engin : Ortaca 1966 - II

[İsmail Engin] Ali Kenanoğlu’nun, Ortaca’daki şiddet olaylarının sonucuyla ilgili “katliam” söylemine ve betimlemesine Hasan Hüseyin Dönmez ile Nami Temeltaş destek veriyor.

Kenanoğlu’nun 5 Haziran 2016’da Alevinet’te başladığı konuyu içeren değerlendirmelerinin, 10 Haziran 2016’da Evrensel’de tamamlandığı gün, Hasan Hüseyin Dönmez’in kaleme aldığı “Yakın Tarihin İlk Yarası: Unutturulan Ortaca Katliamı” başlıklı yazısı da “Datça Dayanışma – dayanışma- datca. org” portalında yayımlanıyor.

Hasan Hüseyin Dönmez, yazısında Ortaca olaylarını “devletin gizlediği ve Alevilerin dahi büyük ölçüde unuttuğu bir katliam” olarak tanımlıyor. Haziran 1966’da Muğla’nın Ortaca ilçesi ile Fevziye köyünde yaşanan gerilimin, resmî kayıtlarda arazi anlaşmazlığı olarak yer aldığını, ancak gerçekte kadınların çığlıklarını, yakılan köyleri, gasp edilen toprakları ve kayıpları barındıran bir trajedi olduğunu ileri sürüyor.

Dönmez ayrıca, ilgili literatürde olayların çok partili dönemin “ilk sivil Alevi katliamı” olarak değerlendirildiğini savunuyor:

Hasan Hüseyin Dönmez’in ileri sürdüğüne göre;

19 Haziran 2026 Cuma

İsmail Engin : Ortaca 1966

[İsmail Engin] 1966 yılında – 5-16 Haziran 1966 – Muğla’nın Ortaca ilçesinde yaşanan ve Alevi Türkmenler (Tahtacılar) ile [onlara yöneltilen şiddet hareketiyle] ilişkilendirilen toplumsal gerilim, aradan geçen altmış yıla rağmen hâlâ farklı kavramlarla anılmaya devam ediyor.

Tartışmanın merkezinde, bu toplumsal gerilimin “katliam” olarak mı, yoksa “Ortaca Olayları” olarak mı tanımlanması gerektiği sorusu yer alıyor.

Tahtacı Kültür Dernekleri Federasyonu Genel Başkanı Yolcu Bilginç’in 17 Haziran 2026 günü sosyal medyada;

“Tüm Alevi Kurumlarına ve Kamuoyuna Duyurulur…

Muharrem orucunun içinde bulunduğumuz bu günlerde Ortaca Katliamı diye uyduruk birtakım balon haberler yayınlayanlar var. Uyanık olalım, Tahtacı Türkmen Alevileri ile devlet arasına nefret tohumları ekmeye çalışan bu emperyalist işbirlikçileri deşifre edelim.

Alevi-Sünni düşmanlığı yaratmaya çalışan bir takım odakların paylaşımlarını buradan bildirelim birbirimize lütfen. O paylaşımlara yorum yapalım. Sünnilere (yezit) gibi hareketlere de müsade etmeyelim

Atatürk’ün Cumhuriyetinde Devlet Millet el ele bu ülkede kardeşçe yaşamak bizim gayret ve desteklerimizle mümkündür.

Ortaca Tahtacı Türkmen Alevileri üzerinden yapılmaya çalışılan profesyonel ve art niyetli provokasyonları görüyoruz, kınıyoruz.”

şeklinde dile getirdiği ve çok sayıda menfi itiraz ile müspet destek alan açıklaması, tam da bu tartışma üzerine kuruluyor.

18 Haziran 2026 Perşembe

İsmail Engin : AABF’nin İlk Dergisi : Mürşid – Kerbela Özel Sayısı [1991]

“Abdal Pir Hünkar’ım bağlandı yolum, | Nesl-i Muhammed’e nedir bu zulüm. | Kalsın o divana Kerbela’n çölün, | Çöller beni Şah Hüseyin’e götürün.”

[İsmail Engin] Mürşid dergisi, “Almanya Alevi Cemaatleri Federasyonu Aylık Merkez Yayın Organı | Vereinigung der Aleviten Gemeinden e. V.” ibaresiyle, Gustavsburg merkezli ve Frankfurt’da basılan, 15 Ağustos 1991 tarihinde çıkarılan “Kerbela Özel Sayısı” ile yayın hayatına başladı.

Ekim 1993 tarihine kadar, düzensiz aralıklarla ve zamanla federasyon yönetiminde meydana gelen değişiklikler de yayın ekibine yansıyarak, belirtilen özel sayı hariç 15 sayı daha yayımlandı.

Yayın hayatındaki yerini, ilk sayısı “Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu (ABF)“ tarafından Şubat 1994’te yayımlanmaya başlanan Köln merkezli “Alevi Birlikleri Federasyonu Merkez Yayın Organı” “Alevilerin Sesi”ne bıraktı..

* * *

Mürşid dergisinin 15 Ağustos 1991’de yayınlanan “Kerbela özel sayısı ön ve arka kapakları dahil 24 sayfadır.

“Aylık Merkez Yayın Organı” mottosuyla yayımlanan derginin ön kapağının sol üst köşesinde sarı harflerle “Mürşid” yazılıdır; sağ üst köşesindeyse “Herausgeber Almanya Alevi Cemaatleri Federasyonu Aylık Merkez Yayın Organı Vereinigung der Aleviten Gemeinden e.V“ ve adresi ile “Federasyon adına Sorumlu Yazı İşleri Müdürü 2.nci Başkan Ilhan Aksoy Yazı Kurulu: Musa Bakır, Ali Rıza Ova, Ali Aklıbaşında” ibareleri kutu içinde kayıtlıdır.

16 Haziran 2026 Salı

İsmail Engin : Tahtacı - Türkmen Bülteni [2021 – 3]

[İsmail Engin] Ege Tahtacı Kültür Eğitim Kalkınma ve Yardımlaşma Derneği tarafından Nisan 2021’de yayımlanan Tahtacı – Türkmen Bülteni’nin üçüncü sayısı, ön ve arka kapaklar ile Musa Güneş’in kaleme aldığı “Merhaba” başlıklı editör yazısı [ibid, i] dışında 17 sayfadan oluşuyor. 

Bültenin yayın yönetmenliğini Musa Güneş üstlenirken, yayın kurulunda İsmail Gacar, Musa Güneş ve Halil Sulu da yer alıyor. 

Tam sayfa ön kapak fotoğrafı, kepeziyle “Tahtacı Türkmen Gelini”dir. Tam sayfa arka kapak fotoğrafının konusu devrilmiş ağacın kabuğunu ayıran Tahtacı kadınıdır.

Ön kapakta geleneksel kıyafetleriyle bir Tahtacı Türkmen gelininin, arka kapakta ise devrilmiş bir ağacın kabuğunu ayıran Tahtacı kadınının fotoğrafının tercih edilmesi, Tahtacı yaşamının hem kültürel hem de üretim odaklı yönlerini simgesel biçimde yansıtmaktadır.

Bülten’in 3. sayısına Filiz Kahya “Neden Devr-i Daim Olsun Diyoruz?” [ibid, 1]; İbrahim Kızıler “Tahtacı Türkmenler” [ibid, 2-3]; Sinan Kahyaoğlu “Türkmenlikte Geyik Mitosu” [ibid, 4-8]; Yolcu Bilginç “Dernek Nasıl Kuruldu?” [ibid, 10-11], Oğuz Kaplan “Balıkesir Savaştepe Kongurca Köyünde Gençlerin Cuma Akşamları” [ibid, 12] başlıklı yazılarıyla; Fatma Kırmaç Kılıç da “Saksıda Bir Avuç Toprak” öyküsüyle [ibid, 9] katkı sunmaktadır.

Ayrıca Musa Güneş’in Akçaenişli kadın şair, “Şair Soner Can ile Söyleşi”si [ibid, 13] bulunmaktadır.

Keza, okura; Musa Güneş’in hazırladığı Bergama Yerlitahtacı ve Kapukaya Köylerini içeren “Sultannevruz Kutlandı” – ki ilgili yerleşim yerlerinde “Sultannevruz eski Martın 10. günü (23 Mart) kutlanır” ,[ibid, 14] ve  Hasan Kulakoğlu’nun “Alamutlu Veli Ağa” isimli kitabını içeren “Alamutlu Veli Ağa” adlı kitap tanıtımı [ibid, 15]; Hüseyin Cılız’ın hazırladığı “Doğu Akdeniz Tahtacılar Derneği Genel Kurul Toplantısını Yaptı” [ibid, 16]; “Ayten Kaplan’ın Yayını” [ibid, 16]; “Kapukahya Mahallesinin Yeni Muhtarı” [ibid, 16]; “Kızılcapınar’da Sultannevruz Kutlandı” [ibid, 17]; “Turan Köyünde Çiçek Üretimi” [ibid, 17] başlıklı haberler verilmektedir.

15 Haziran 2026 Pazartesi

İsmail Engin : Karahöyük Dergisi [1964-2] : Hacı Bektaş Veli Etrafında İnşa Edilen Kimlik Söylemi - “Hakikî Millî Müslüman”

“2. Sayımız : 16 Ağustos 1964 tarihinde Hacı Bektaş-ı Velî türbesinin açılış merasimi dolayısıyla özel olarak hazırlanmıştır.” [Karahöyük]

[İsmail Engin] “Sahibi ve yazı işleri Müdürü” Sefer Aytekin olan ilk Alevi[lik] dergisi “Emek”, 6 Ocak 1964’te yayımlanan 12. sayısından sonra yayın hayatına devam edemedi. 

Öte yandan, “Hacı Bektaş Kültür, Kalkınma ve Yardım Derneği Yayın Organıdır” ibaresi ve “En Kutsal İbâdet, Çalışmak, Doğruluk ve İnsan Sevgisidir” mottosuyla ilk sayısı 1 Temmuz 1964’te okura sunulan Ankara merkezli Karahöyük dergisinin 2. sayısı 1 Ağustos 1964’te yayımlandı. 

“Karahöyük”ün “Hacıbektaş Kültür, Kalkınma ve Yardım Derneği” adına “Sahibi ve Mes’ul Müdür” Hüsrev Şir Ulusoy’dur [ibid, 32] ve dergi ön ve arka kapakları hariç 32 sayfadır.

Sol üst köşesinde güvercin logosuyla çıkarılan derginin ön kapaktaki adı küçük harflerle “karahöyük”tür ve ön kapağının ortasına doğrudan Hünkâr Hacı Bektaş-ı Velî tekkesinin fotoğrafı konulmuştur. Fotoğrafın altına 

“Devamı bâisi sırr-ı Muhammed’le Ali’dir bu. 

Makamı Hazret-i  Hünkâr Hacı Bektaş Velî’dir bu.”

yazılıdır. 

14 Haziran 2026 Pazar

İsmail Engin : İnsandan Yapay Zekâya; Oyundan Terminatöre : Game Over?

12 Haziran 2026’da Almanya’da N-TV internet portalında yayımlanan “KI soll erstmals eigenständig Soldaten getötet haben” başlıklı haber son derece dikkat çekiciydi. 

Haberde, Ukrayna'da devam eden savaşın, teknoloji alanında yeni bir dönemin kapısını araladığı üzerinde duruluyor; İngiliz bilim dergisi New Scientist'e atıf yapılarak Ukraynalı bir silah üreticisine göre, yapay zekâ destekli “otonom insansız hava araçları”nın ilk kez insan müdahalesi olmadan askerleri imha ettiği kaydediliyordu...

Yaklaşık iki yıl önce Bakhmut ve Chasiv Yar çevresinde bir test gerçekleştirilmiş; “Terminatör” adı verilen 10 adet dört pervaneli drone belirli bir bölgeye gönderilmişti. Ardından tüm kontrolü yapay zekâ sistemleri devralmış; araçların herhangi bir operatörle bağlantısı kalmamıştı ve drone hedefleri kendi başlarına tespit edip saldırıya geçmişti..

Eğer iddialar doğruysa, bu gelişme savaş teknolojileri ve insan – kültür açısından tarihi bir eşik veya dönemeç... 

Gelişmeler, beraberinde ciddi etik ve hukuki soruları da gündeme getiriyor. Bir makinenin ölüm kararı vermesi, kimin sorumluluğunda olacak? Hatalı bir saldırının hesabını kim verecek? Yapay zekâ savaş alanında giderek daha fazla rol üstlenirken, uluslararası toplumun bu sorulara cevap vermesi her zamankinden daha acil görünüyor.

* * *

İnsanlar neden oyun oynar? 

İnsanoğlu, binlerce yıl oyunlarda birbiriyle rekabet halindeydi. Bazan, şansa güvendi, farklı roller üstlendi veya bir an için kendi kurallar ve hayal dünyasında kayboldu. 

Oyun oynamak, masa oyunlarından dijital çok oyunculu oyunlara kadar kültürler ve yaş grupları arasında insanları birbirine bağlıyor.

13 Haziran 2026 Cumartesi

İsmail Engin : Alevi Kimdir? İnanç, Kimlik ve Uygulama Üzerine Bir Değerlendirme [Video]

İsmail Engin : Alevi Kimdir? 2'56'' [12.06.2026]

https://youtube.com/shorts/O0R7PbvcpwU

İnanç, Kimlik ve Uygulama Üzerine Bir Değerlendirme

"Alevi kimdir?" İnsan kendini nasıl tanımlıyorsa odur. Her şeyden önce Alevi, Aleviliğe inanan kişidir. İnancın öğrettiği ahlaki ilkeleri benimseyen, eline, diline ve beline sahip olandır. Günümüzde Alevilik; anası ve babası Alevi olanı da kapsıyor, anası ya da babası Alevi olanı da. Ana ve babası Alevi olmadığı halde kendisini Alevi hisseden ve Aleviliği seçenler de bulunuyor. Yoksa, talibin dedeye bağlanmasının başka izahı kolay değil. Ancak, Alevi olma sadece kimlik beyanıyla sınırlı değil.

12 Haziran 2026 Cuma

İsmail Engin : Alevi-Bektaşi Geleneğinde Ejder Motifi: Nefisle Mücadelenin Sembolü [Video]


İsmail Engin : Alevi-Bektaşi Geleneğinde Ejder Motifi: Nefisle Mücadelenin Sembolü, 2'53'' [07.06.2026] 

https://youtube.com/shorts/Ca7U64UJztc

"Bektaşi menâkıbnâmelerinde ejderle mücadele eden, ejder kılığına giren ya da asasını ejdere dönüştüren velilere sıkça rastlanır. Bu anlatılar, fiziksel bir güç gösterisinden çok manevi olgunlaşmanın ve içsel dönüşümün sembolik ifadesidir. Takriben 17. ve 19. yüzyılla tarihlenen figüratif benzer iki yazı resimde Hacı Bektaş Veli ve Sarı Saltık bir ejder üzerinde oturmaktadır... Bu figüratif tarz esas itibarıyla ilktir; çünkü ejderle mücadele ilke iken, ejder artık zararsızlaştırılmış ve kontrol edilebilir bir hale getirilmiştir."

İsmail Engin : Karahöyük Dergisi [1964-1] - Yayın Hayatına Başlaması ve Alevi-Bektaşi Kamusal Alanının Kurumsallaşması

“Değerli Okuyucularımız

Karahöyük Dergisi; Vakıflar Genel Müdürlüğünce onarılan Hacı Bektaş Türbesinin 16 Ağustos 1964 tarihinde Resmi bir Törenle müze olarak açılışını sizlere müjdelemekle büyük bir sevinç duyar.” [ibid, d31]

* * *

[İsmail Engin] İlk Alevi[lik] dergisi “Emek” yayın hayatına devam ederken, Hacıbektaş’tan yeni bir ses bu kez tüzel örgütlenme şeklinde yükseliyordu. 1963 yılında Ankara’da yayımlanan 16 sayfalık “Hacıbektaş Kültür, Kalkınma ve Yardım Derneği Ana Tüzüğü”ne göre, “Genel Merkezi Ankara olmak üzere «Hacıbektaş Kültür, Kalkınma ve Yardım Derneği»” kurulmuş ve “Derneğin siyasetle ilgisi yoktur” maddesi de 2. madde olarak tüzüğe eklenmişti. [ibid, t3]

Derneğin “Mevzuu ve Gayesi” kısmının yer aldığı tüzüğün 3. maddesindeki “üyeler arasında” “sosyal birlik ve dayanışmayı sağlamak”; “Hacıbektaş’ı tarihî, edebî kaynakları ve bütün özelliklerile tanıtmak” dikkat çekiyordu. [ibid, t3] 

“Konferanslar, müsamereler, müsabakalar, münazaralar, balolar, çaylar, geziler; sergiler her çeşit; neşriyat gibi faaliyetlerde bulunmak” [ibid, t4]

gibi.. 

Derneğin kurucu üyeleri arasında; Ali Haydar Ulusoy, Ahmet Toksoy, H. Mazluk Saltık, Hüsrev Şir Ulusoy, Hüseyin Sümer, A. Nadi Bektaş, A. Nail Ulusoy, Mehmet Lütfi Altuğ, Ahmet Ulusoy, Ali Abbas Demirhan, Mehmet Durakçan vardı. [ibid, t14-15]

11 Haziran 2026 Perşembe

İsmail Engin : Emek – İlk Alevi[lik] Dergisi [1962] – V

[İsmail Engin] 1962 yılında Ankara’da yayımlanmaya başlayan Emek Dergisi, Türkiye’de Alevi kimliğinin yazılı basındaki ilk kurumsal ifadelerinden biri olarak dikkat çekmektedir. Derginin Ağustos 1962 tarihli ancak 22 Eylül 1962’de yayımlanan 5. sayısı, yalnızca inanç ve kültür konularını değil, dönemin toplumsal ve siyasal tartışmalarını da yansıtan önemli bir belge niteliğindedir. Dergi, bu sayısında bir yandan Alevi-Bektaşi düşüncesinin temel referanslarını okuruyla buluştururken, diğer yandan halkçı ve ilerici bir dünya görüşünü savunmaktadır. 

* * *

“Sahibi ve yazı işleri Müdürü” Sefer Aytekin olan, adı sol üst köşede kırmızı renkle yazılmış, “Emek Basım Yayımevi”nde “Kültür Dergisi” mottosuyla ve “Şimdilik ayda bir çıkar” ibaresiyle basılan Ankara merkezli “Emek Dergisi”nin 6 sayfadan ibaret “Ağustos 1962” ibaresiyle yayımlanan 5. sayısı, 22 Eylül 1962’de çıkmıştır.

Derginin 5. sayısının ilk sayfasında 4. sayfada da devam eden, Sefer Aytekin’in “Kurtuluş Yolu” [ibid, 1, 4]; Bedri Noyan’ın “İyilik Üzerine” [ibid, 1] Cafer Can’ın da “İnsana İbret” [ibid, 1] başlıklı yazıları vardır.

9 Haziran 2026 Salı

İsmail Engin : Tahtacı - Türkmen Bülteni [2021 – 2]

[İsmail Engin] Ege Tahtacı Kültür Eğitim Kalkınma ve Yardımlaşma Derneği tarafından Ocak 2021’de yayımlanan Tahtacı – Türkmen Bülteni’nin ikinci sayısı, Tahtacı Türkmenlerinin yaşamlarına ve örgütlenmelerine ışık tuttuyor ve doğrudan ilk elden bir kaynak niteliğini kazanıyor. 

Ön ve arka kapaklar ile Musa Güneş’in kaleme aldığı “Merhaba” başlıklı editör yazısı [ibid, i] dışında 17 sayfadan oluşan bülten; makale, söyleşi, şiir, kitap tanıtımı ve haberlerle zengin bir içerik sunuyor.

Bültenin yayın yönetmenliğini Musa Güneş üstlenirken, yayın kurulunda İsmail Gacar, Musa Güneş ve Halil Sulu da yer alıyor. 

Kapakta geleneksel kıyafetleriyle bir Tahtacı Türkmen kadınının tercih edilmesi, yayının kültürel kimlik vurgusunu güçlendiriyor. 

Arka kapaktaki “Narlıdere Tarihi Cemevi” fotoğrafı ile Pir Sultan Abdal’a atfedilen deyişten “Yatarım Muhammed, kalkarım Ali / Gittiğimiz on’ki İmam yolu / Pirim Hünkâr Hacı Bektaş Veli / Hele bir yol safa geldin, desene ” dörtlüğünün yer alması, Tahtacı toplumunun Alevi-Bektaşi inanç dünyasına yapılan anlamlı bir gönderme oluyor.

Musa Güneş’in “Merhaba” başlıklı editör yazısına [ibid, i] göre, 19 şubeye ulaşan dernek yapılanmasının ilk halkasının Kemalpaşa Çınarköy Şubesi’dir.

8 Haziran 2026 Pazartesi

İsmail Engin : İnsan Kalıntıları - Müze Vitrinindeki Obje mi, Geçmişin Tanığı mı?

[İsmail Engin] Heidelberg’te açılan “İnsan mı, Obje mi?” | “Mensch oder Objekt?” – “Human Remains zwischen Forschung, Erinnerung und Verantwortung” adlı sergi, müzelerde ve akademik koleksiyonlarda bulunan insan kalıntılarının nasıl ele alınması gerektiğine dair giderek büyüyen etik tartışmaları yeniden gündeme taşıyor. 

Heidelberg Üniversitesi ile Etnoloji Müzesi işbirliğinde hazırlanan sergi, ziyaretçilere kesin cevaplar sunmak yerine zor sorular sordurmayı amaçlıyor: 

İnsan kalıntıları bilimsel araştırma objesi olarak mı görülmeli, yoksa yaşamış bireylerin hatıralarını taşıyan kültürel miras unsurları olarak mı değerlendirilmeli?

Sergi, insan kalıntılarının yalnızca bilimsel verilerden ibaret olmadığını vurguluyor. 

Bu kalıntılar aynı zamanda geçmiş toplumların sessiz tanıkları, bireysel yaşam öykülerinin taşıyıcıları ve birçok topluluk için manevi değere sahip kültürel varlıklar olarak kabul ediliyor. 

İsmail Engin : Aleviliğin Siyasallaştırılması yahut Siyasal Alevilik ?

“Siyaset günleri gelip çatmadan / Açılın kapılar Şah’a gidelim”

[İsmail Engin] Aleviliğin siyasallaştırılması tartışmaları günümüzde yeni bir aşamaya ulaşıyor. Farklı siyasal ve ideolojik ayrımlar üzerinden Alevi kimliğinin yeniden tanımlanmaya çalışıldığı bir süreç yaşanıyor.

Özelciler – Pirocular ayrımı, MHP ile DEM Parti ve CHP eksenli yaklaşımlar, Dersim merkezli tartışmalar, Abdülhamidçiler ile İttihatçılar arasındaki tarihsel kamplaşmalar, Meşrutiyetçilik ve Cumhuriyetçilik eksenindeki görüş ayrılıkları, etno – dinci özerklik ve ulusalcılık – Seyit Rıza ve Kemalizm –; etnisitede Türklük – Kürdlük tartışmaları ... tüm bunlar, Alevilik başlığı altında yeniden siyasal gündeme taşınıyor, orada taraftar buluyor. Söz konusu görüşlere, Alevi kimliğini önceleyen çevrelerde kemikleşmiş şekilde rastlanıyor.

Öte yandan, İç Anadolu ve Doğu Anadolu Alevileri arasındaki farklılıklar örtük şekilde siyasal tartışmaların konusu haline gelirken, dinî yapıların kendi içindeki ayrışmaları yeniden görünür oluyor. 

Bir başka ifadeyle, İç Anadolu ve Doğu Anadolu Alevileri siyasetle harmanlanıyor; “pençeliler” ve “tarikliler” yeniden bariyerlerle ayrışıyor.

Demem o ki, siyasetin giderek belirleyici olduğu bir döneme girilirken, Aleviliğin de siyasal rekabetin unsurlarından biri haline geldiği gözleniyor.

Elbette bireysel düzeyde siyaset yapmak herkesin en temel demokratik – vatandaşlık hakkıdır. 

Ancak, tartışmanın merkezinde yer alan soru şu: 

Dinî ve inançsal kimlikler, siyasal aidiyetlerle ne ölçüde iç içe geçirilebilir; Alevilerin laiklik talepleriyle ne ölçüde uyuşabilir?

6 Haziran 2026 Cumartesi

İsmail Engin : Tahtacı - Türkmen Bülteni [2020 – I]

[İsmail Engin] Ege Tahtacı Kültür Eğitim Kalkınma ve Yardımlaşma Derneği tarafından Ekim 2020 tarihinde yayımlanmaya başlanan “Tahtacı – Türkmen Bülteni”, Tahtacı Türkmenlerinin kültürel hafızasını, inanç dünyasını ve güncel toplumsal faaliyetlerini kayıt altına alma amacı taşıyan önemli bir yayın girişimi olarak dikkat çekmektedir.

İzmir’in Bayındır ilçesi merkezli olarak çıkarılan bülten, hem dernek faaliyetlerini duyurma hem de Tahtacı kültürüne ilişkin bilgi ve belgeleri gelecek kuşaklara aktarma işlevi üstlenmektedir.

“Tahtacı – Türkmen Bülteni”nin “Yayın Sorumlusu” Musa Güneş’tir; “Yayın Kurulu” İsmail Gacar, Halil Sulu, Deniz Macık, Mehtap Mantar, Sinan Kahyaoğlu ve Filiz Kahya’dan ibarettir.

Ön ve arka kapakları ile Bülten Yayın Sorumlusu Musa Güneş’in “Değerli okuyucumuz” ve Ege Tahtacı Kültür Derneği Genel Başkanı İsmail Gacar’ın “Çok değerli hısımlarımız” ile Sultan Yılıdz Gacar’ın “Sevgili Tahtacı büyüklerim, kardeşlerim” adlı yazıları dışında 12 sayfadır.

Ön kapağında ön planda geleneksel kıyafetleriyle 2012’de Anıtkabir’i ziyaret eden Tahtacı Türkmen kadınlarının bulunduğu “Tahtacı Türkmenler” ve arka kapağında “Hace Bektaş Veli”den “Yolumuz; İlim, İrfân ve İnsanlık Yoludur, Dönen Dönsün Ben Dönmezek Yolumuzdan” özlü sözü ve dernek iletişim bilgileri, geleneksel başlığıyla Tahtacı Türkmen kadını vardır.

İlk sayının ön ve arka kapaklarında görseller, yayının kültürel kimlik vurgusunu daha ilk bakışta ortaya koymaktadır. Görsellerle birlikte kapaklarda kullanılan yazılar, inanç ve düşünce dünyasına işaret eden sembolik bir tercih olarak değerlendirilebilir.

5 Haziran 2026 Cuma

İsmail Engin : Şark’a Özgü Bir Siyasetçi Kemal Kılıçdaroğlu – 4 : CHP’de Değişim Arayışının Öncülerinden ve Siyasi Yükselişinin Başlangıcı

[İsmail Engin] 2004 Türkiye yerel seçimleri, CHP açısından yalnızca bir seçim yenilgisi değil, aynı zamanda parti içinde yeni bir siyasi tartışma döneminin başlangıcı oluyordu. Beklenen başarıyı elde edemeyen CHP’de gözler Deniz Baykal yönetimine çevrilirken, seçim sonuçları parti içindeki değişim taleplerini de güçlendiriyordu. 

Kısa süre içerisinde örgütlenen muhalif kanat, CHP’nin mevcut yönetim anlayışıyla iktidar alternatifi olamayacağını savunarak kapsamlı bir dönüşüm çağrısında bulundu.

Kamuoyunda “30’lar Hareketi” ya da “İktidar Yürüyüşü Hareketi” olarak anılan oluşum, CHP tarihinde önemli kırılma noktalarından biri olarak kayıtlara geçti. 

Hareket, yalnızca bir liderlik tartışması yürütmüyor; partinin örgütsel yapısının, tüzüğünün ve siyasal dilinin yeniden şekillendirilmesini ve iktidar alternatifi haline gelmesini talep ediyordu.

21 Mayıs 2004 günlü Hürriyet gazetesindeki “CHP’li 30’lar: Muhalefet değiliz” başlıklı habere göre, 30 CHP milletvekili parti yönetimine yönelik eleştirilerini kamuoyuyla paylaşırken, birkaç gün sonra, Hürriyet gazetesinin  27 Mayıs 2004 günlü “30’lar Hareketi: CHP bütünüyle yenileşmeli” başlıklı haberinde “örgüt değişim istiyor” vurgusuyla “CHP örgütünün partide değişim istediği” belirtiliyordu.