Bu Blogda Ara

31 Temmuz 2026 Cuma

İsmail Engin : Alevi Antropolojisi - Dijitalleşmede Alevi Bilgisi, Algoritmik Dijital Bellek ve Dedelik..

[İsmail Engin] Alevilik, antropolojik açıdan yalnızca belirli inanç unsurlarının toplamı şeklinde açıklanamaz, O, aksine; insan, toplum, kutsal, bellek ve etik arasındaki ilişkileri düzenleyen bir anlam dünyasıdır. Ve Aleviliğin temel kavramları yol, ocak, ikrar, rızalık, musahiplik, cem ..  dini kurumlar; toplumsal varoluşu kuran ilişkisel pratikler olarak değerlendirilmelidir.

Aleviliği anlamak, teolojik unsurlarını incelemekten öte, “yol” olarak ifade edilen pratiğini, bu pratiğin hangi toplumsal kurumlar aracılığıyla sürdürüldüğünü ve değişen tarihsel koşullarda nasıl yeniden üretildiğini analiz etmeyi gerektirir.

Bu özellikleri nedeniyle dijitalleşme, Alevilik açısından yalnızca yeni iletişim araçlarının kullanılması olarak değerlendirilemez. Dijital platformlar; Aleviliğin bilgi üretme biçimini, Alevi bilgisinin dolaşımını, ritüel deneyimini, dinî otoritenin kuruluş biçimini ve kolektif belleğin aktarım yollarını dönüştüren yeni bir antropolojik alan yaratmaktadır.

Dijitalleşme, Aleviliğin görünürlüğünü arttıran teknolojik gelişme; Alevilik açısından yeni iletişim teknolojilerinin kullanılması; dinî bilginin dolaşımı, ritüellerin icrası, otoritenin meşruiyeti ve kolektif kimliğin yeniden üretilmesi anlamına gelen antropolojik bir dönüşümdür.

Dijital platformlar; kutsalın deneyimlenme biçimini, dinî  bilginin dolaşımını, ritüellerin icrasını ve topluluğun kendisini yeniden üretme süreçlerini dönüştürmektedir.

Alevi antropolojisi, “Aleviliğin dijital ortamda nasıl temsil edildiği değil; dijitalleşmenin Alevi ritüel ontolojisini ve toplumsal ilişkilerini nasıl yeniden yapılandırdığı” üzerine çalışmaktadır.

30 Temmuz 2026 Perşembe

İsmail Engin : Alevi Antropolojisi Açısından Din ve Dinî İnanç, İnanç ve Gelenek

[İsmail Engin] Alevi antropolojisi açısından Aleviliği anlamak için, öncelikle din, dini inanç, inanç ve gelenek kavramları arasındaki ayrım olup olmadığıan  bakmak gerekmektedir.

Bu kavramlar, “günlük alışkanlık”la çoğu zaman birbirinin yerine kullanılsa da antropolojik analiz açısından farklı toplumsal gerçekliklere karşılık gelmektedir.

Günümüzde Alevilik çoğunlukla iki “indirgemeci yaklaşım” arasında değerlendirilmektedir: İlki Aleviliği “dinî inanç sistemi” olarak ele alırken, ikincisi onu “kültürel gelenek” olarak nitelemektedir. Oysa, antropolojik yaklaşım, toplumsal olguların tek boyutlu olmadığını kabul etmektedir. Dolayısıyla, bir topluluk aynı anda kutsal anlam sistemlerine, toplumsal kurumlara, ritüellere ve geleneklere sahip olabilir.

Aleviliği anlamak için “din”, “dinî inanç”, “inanç” ve “gelenek” olmak üzere dört analitik düzey birbirinden ayrılmalıdır. 

Din, kutsal olanla ilişkiyi, sembolleri, ritüelleri, ahlâkî düzeni ve toplumsal kurumları kapsayan bütünsel anlam sistemidir. Dinî inanç, dinî sistemin kutsal, aşkın ve hakikat boyutudur. Topluluğun neyi kutsal kabul ettiğini ve varoluşu nasıl anlamlandırdığını açıklamaktadır. İnanç, daha geniş bir anlamlandırma biçimidir. İnsanların dünya, toplum, ahlâk ve kimlik hakkında sahip oldukları kabulleri kapsamaktadır. Dinî inanç, inanç olmakla birlikte, her inanç dinî inanç değildir. Gelenek, kabul gören anlam sistemlerinin tarih içinde aktarılması, uygulanması ve yeniden üretilmesi sürecidir.

29 Temmuz 2026 Çarşamba

İsmail Engin : Alevi Antropolojisi - Aleviliği Varlık, Bilgi ve Bellek Alanı Olarak Anlamak

[İsmail Engin] Alevilik üzerine yapılan araştırmalar, uzun süre Alevi topluluklarının tarihsel ve kültürel özelliklerinin anlaşılmasına önemli katkılar sağlayan inanç sistemi, tarihsel kökenler, cem ritüeli, dedelik kurumu, ocak yapısı ve kimlik tartışmaları çevresinde yürütülmüştür.

Lâkin, Aleviliği kurumsal yapılar, ritüeller veya kimlik kategorileri üzerinden incelemek, onun insan, toplum ve hakikat anlayışının bütün ve farklı boyutlarını ortaya çıkarmakta sınırlıdır.

Ve Alevi antropolojisi, bu bağlamda, şu soruya yönelmektedir:

“Alevilik nasıl bir insan anlayışı, bilgi üretme biçimi ve toplumsal ilişki modeli ortaya koymaktadır?”

Bu yaklaşım, Aleviliği, geçmişten aktarılan bir “gelenek” şeklinde görmemektedir. Onu, tarihsel deneyimler, göç, diaspora ve toplumsal dönüşümler içinde sürekli yeniden şekillenen dinamik bir dinî inanç ve onunla ilintili sosyo-kültürel sistem olarak ele alır.

* * *

Alevi antropolojisine göre Alevilik, insanı “ilişkiler ağı” içinde var olan bir “can” olarak kavramakta; bilgiyi tutum ve davranış, ses, deneyim ve ritüel pratikler aracılığıyla üretmekte; toplumsal hayatı ise karşılıklı ilişkiler ve ortak deneyimler üzerinden sürekli yeniden ve yeniden kurmaktadır.

Alevi düşüncesindeki “can” kavramı, insan anlayışının temel kategorilerindendir. “Can”, bireyi kendi sınırları içinde değerlendiren yaklaşımlardan farklı olarak insanı ilişkileri aracılığıyla anlamlandırmaktadır. Bu anlayışta “insan”; diğer canlarla, toplumla, doğayla, geçmişle, kutsal olanla kurduğu bağlar içinde varlık kazanmaktadır.

“Alevi ontolojisi”, ilişkisel bir varlık anlayışına dayanmaktadır. Ve burada insan, çevresinden bağımsız bir varlık değil; daha geniş anlam ve ilişki ağı içinde düşünülmektedir.

28 Temmuz 2026 Salı

İsmail Engin : Alevi Antropolojisi - Dinî Otoritenin Yeniden Üretimi

[İsmail Engin] Alevi antropolojisi, Aleviliği tarihsel süreçler içerisinde şekillenen; toplumsal ilişkiler, ritüel pratikler, sözlü anlatılar, kolektif bellek ve sembolik temsil biçimleri aracılığıyla sürekli yeniden üretilen yaşayan bir [dinî] inanç ve buna dayalı sosyo-kültürel sistem olarak ele almaktadır. 

Ona göre; Aleviliği anlamak, yalnızca inanç esaslarını, ibadet biçimlerini veya kurumsal yapılarını incelemekle sınırlı tutulamaz. 

Alevi topluluklarının kendilerini nasıl tanımladığı, geçmişlerini nasıl hatırladığı, kutsalla nasıl ilişki kurduğu, toplumsal düzenlerini hangi değerler üzerinden inşa ettiği ve değişen koşullar karşısında kimliklerini nasıl ve yeniden oluşturduğu, Alevi antropolojisinin temel araştırma alanları arasında yer almaktadır.

Onun perspektifinden hareket eden bir çalışma, “Alevi dinî otoritesi”nin kuruluşunu, meşruiyet kaynaklarını ve toplumsal dönüşümler karşısındaki yeniden yapılanma süreçlerini incelemektedir.

Burada, “dinî otorite”, tek bir kurumun veya kişinin değişmez statüsünün dışında; tarihsel bellek, bilgi aktarımı, ritüel yeterlilik, toplumsal kabul ve sembolik temsil ilişkileri içerisinde sürekli kurulan “dinamik süreç” olarak değerlendirilmektedir.

O nedenle, Alevi antropolojisinin temel sorusu, ve “Aleviliğin gerçek temsilcisi kimdir?” sorularından ziyade; “Alevi toplulukları kimliklerini, belleklerini ve otorite biçimlerini hangi toplumsal pratikler, ritüeller ve ilişkiler aracılığıyla nasıl ve yeniden üretmektedir?” sorusudur.

* * *

Alevilikte önemli bir otorite biçimi olan dedelik kurumu, sadece soy ilişkileri veya ocak bağlantısı üzerinden açıklanamaz.

Dedelik; tarihsel süreklilik, erkân bilgisi, ritüel yetkinlik, ahlâkî temsil, toplulukla kurulan ilişki ve kabul süreçleri üzerinden meşruiyet kazanan çok boyutlu bir otorite biçimidir.

26 Temmuz 2026 Pazar

İsmail Engin : Alevi Antropolojisi : Emic ve Etic Yaklaşım, Metodolojik Çerçeve - IV

[İsmail Engin] Alevi antropolojisinin metodolojisi, merkezinde yer alan “emic” - “etic” ayrımı, inanç pratiklerinin, kültürel olguların araştırmacının dışsal kategorileriyle mi yoksa topluluk üyelerinin kendi anlam dünyaları üzerinden mi incelenmesi gerektiği, inancın - kültürün nasıl anlaşılması gerektiğine ilişkin uzun süreli tartışmalarla yakından ilişkilidir.

Günümüzde Alevi antropolojisinin önemli metodolojik problemlerinden biri tam olarak bu noktada ortaya çıkmaktadır:

“Alevilik, Alevilerin kendi kavramsal dünyasından hareketle nasıl anlaşılabilir ve bu içeriden bilgi üretimi nasıl [eleştirel] bir antropolojik analize dönüştürülebilir?”

Emic kavramı, Kenneth L. Pike [1912-2000] tarafından 1954’te dilbilimdeki phonemic ve phonetic ayrımından hareketle geliştirildi.

“Phonetic” yaklaşım, sesleri araştırmacının geliştirdiği evrensel kategorilerle incelerken, “phonemic” yaklaşım belirli bir dil topluluğunun hangi ses farklılıklarını anlamlı kabul ettiğini araştırmaktadır.

Bu ayrım, kültür çalışmalarına uygulandığında “emic”, bir kültürel sistemin o kültürün üyeleri tarafından nasıl sınıflandırıldığını ve anlamlandırıldığını; “etic” ise araştırmacının geliştirdiği karşılaştırmalı ve analitik açıklamaları ifade etmektedir.

Kenneth L. Pike açısından söz konusu iki yaklaşım, birbirinin karşıtı değil, kültürü farklı düzeylerde anlamayı sağlayan tamamlayıcı yöntemlerdir.

Bununla birlikte, Pike tarafından geliştirilen kavramsal çerçeve, özellikle Marvin Harris [1927–2001] tarafından ciddi biçimde eleştirildi.

* * *

Marvin Harris, Annual Review of Anthropology’de 1976’da yayımlanan “History and Significance of the Emic/Etic Distinction” adlı hacimli makalesinde ve yanı sıra 1979’da yayımlanan “Cultural Materialism: The Struggle for a Science of Culture” [Random House, New York, 1979] adlı eserinde, kültürel materyalizm yaklaşımıyla “emic” bilgilerin önemini kabul etmekle birlikte, bunların tek başına bilimsel açıklama için yeterli olmadığını ileri sürdü.

İsmail Engin : Yeni Parti Programında Aleviler

[İsmail Engin] 24 Temmuz 2026 tarihinde kurulan Yeni Parti, aynı gün kamuoyuna “Ortak Gelecek için Yeni Parti Programı”nı da açıkladı. “İçindekiler” bölümü hariç 38 sayfadan oluşan program, “Değişim Çağrısı”, “Demokrasi, Yönetim ve Adalet”, “Kalkınma ve Ekonomi”, “Sosyal Devlet” ile “Dış Politika, Güvenlik ve Dirençlilik” başlıklı beş ana bölümden meydana geliyor.

Programın ilk bölümü olan “Değişim Çağrısı” [ibid, 1-5], “Türkiye kadim tarihi”ne yapılan vurgu ile başlıyor. Bu bölümde toplam 15 kez “kara düzeni değiştireceğiz” söylemi öne çıkarılıyor ve partinin temel siyasi iddiası şu ifadelerle ortaya konuluyor:

“Yolumuz uzundur, mücadele zorludur biliyoruz. Bu düzen kendiliğinden değişmeyecek, biliyoruz. Biz değiştireceğiz. Hep birlikte değiştireceğiz. Yola çıktık. Bu kara düzeni değiştireceğiz." [ibid, 5]

Program, “Demokrasi, Yönetim ve Adalet” başlıklı ikinci bölümünde [ibid, 6-12] demokratikleşme, hukuk devleti ve kurumsal reformlara odaklanıyor.

Burada; “Demokratik Yönetim Reformu”, “Demokrasi, İnsan Hakları ve Hukukun Üstünlüğü”, “Dijital Demokrasi, Medya ve Bilgi Hakkı”, “Adaletin Tesisi”, “Siyasal Özgürlük İçin Hukuki Güvenceler”, “Anayasal Denetim ve Kurumsal Hukuk Devleti”, “Ayrımcılıkla Mücadele ve Çoğulculuk”, “Aktif Yurttaşlık ve Örgütlü Toplum”, “Demokrasi ve Siyasi Partiler”, “Yolsuzlukla Mücadele, Şeffaflık ve Hesap Verebilirlik” ile “Yerellik ve Yerinden Yönetim” başlıkları altında kapsamlı bir çerçeve sunuluyor.

25 Temmuz 2026 Cumartesi

İsmail Engin : Neler oluyor bize?

[İsmail Engin] Hayır... Bu alışılmışın aksine, bir şarkı sözü değil.

Lafım, kendisini "sosyal demokrat" ya da "demokrat" olarak tanımlayanlara...

"Helâlleşeceğiz" denildi! 

Kucaklayıcı, umut veren bir vaatti; lâkin, anlaşılan o ki, helâlleşmenin de bir sınırı varmış. Aynı yolda yürürken kardeş sayılanlar, yollar ayrılınca meğerse helâlleşmenin dışındaymış, kanlı bıçaklıymış?

Bir partinin logosunu "rakı şişesi"ne benzetmekle siyaset yapıldığı sanılıyor. Varsayalım ki, benziyor. Bunun memleketin hangi sorununun çözümüne bir katkısı bulunuyor?

Hukuk daha sözünü söylemeden insanlar suçlu ilân ediliyor. Mahkemeler karar vermeden, İddianâmeler tamamlanmadan, ekranlarda ve sosyal medyada hükümler kuruluyor. Masumiyet karinesi, alkış veya koltuk uğruna göz ardı ediliyor, akla bile gelmiyor. 

Akıl dumura uğruyor.

Bir yanda, tarot falıyla siyaset yorumlayan milletvekilleri... 

Diğer yanda, harflerin gizeminden siyasî sonuçlar çıkaran sözde analistler, gazeteciler... 

24 Temmuz 2026 Cuma

İsmail Engin : Alevi Antropolojisinde Metodolojik Çerçeve - III : Bir Ön Hazırlık

"phonemic" vs "phonetic"

Kenneth Lee Pike [1912 - 2000] antropoloji alanına önemli katkılar sundu: "emic" ve "etic" kavramlarını geliştirdi. 

1954'te Pike tarafından ortaya atılan bu iki terim, günümüzde antropologların terminolojisinde yaygın biçimde kullanılıyor. 

Karl J. Franklin 1997'de "K. L. Pike on Etic vs. Emic: A Review and Interview"de işaret ettiği üzere; "emic" ile "etic" arasındaki ayrım antropolojik analiz açısından son derece işlevsel kabul ediliyor. 

Ve artık uzunca bir süredir antropologlar, farklı kültürel grupların gerçekliği nasıl algıladıklarına ilişkin içgörüleri, disiplinlerinin temel kavramsal araçlarından biri olarak değerlendiriyor.

"emic" / "etic" ayrımı, farklı kültürleri kendi bağlamları içinde anlamaya yönelik yaklaşımın kuramsal temelini oluşturuyor. 

Antropologlar da büyük ölçüde, "emic" ve "etic" perspektiflerini birbirinden ayırt edebilme konusundaki uzmanlıkları sayesinde güçlü çalışmalar üretebiliyorlar.

Kenneth Lee Pike, Marvin Harris [1927 - 2001] tarafından kavramsal anlamda ciddi şekilde eleştirildi. 

Thomas N. Headland [1935–2024] "American Anthropologist"te 2001'de kaleme aldığı "Kenneth Lee Pike (1912-2000)" biyografisinin "Pike's Contribution to Anthropology" kısmında da [p. 507]  bahsettiği üzere:

22 Temmuz 2026 Çarşamba

İsmail Engin : Alevi Antropolojisi Bağlamında Alevilerin Anlam Dünyasının İncelenmesi ve Clifford Geertz’in Yorumlayıcı Yaklaşımı : Metodolojik Çerçeve - II

[İsmail Engin] Endonezya’nın Java (1952-54, 1984, 1986, 1999) ve Bali (1957-58) adalarında alan araştırmaları yapan antropolog Clifford Geertz, [1926 – 2006], “yorumlayıcı antropoloji”nin [“Interpretive Anthropology”] en önemli temsilcisidir. 

1966’da M. Banton editörlüğünde hazırlanan “Anthropological approaches to the study of religion” [Tavistock, London] adlı eser için kaleme aldığı 46 sayfalık “Religion as a Cultural System” adlı makalesi ile 1971’de yayımlanan “Islam Observed - Religious Development in Morocco and Indonesia” [University Of Chicago Press, Chicago] ve 1973’te yayımladığı “The Interpretation of Cultures - Selected Essays” [ Basic Books, New York] adlı çalışmaları, antropoloji dünyasında önem taşımaktadır. 

Geertz, alan araştırmalarından hareketle, kültürü kataloglanacak davranışlar kümesi olarak değil, “yorumlanacak bir anlam ağı” olarak okumanın kendine özgü yolunu şekillendirdi. “Public meaning”in inşasında sembollerin rolüne odaklanan bir çerçeveye oturttuğu “sembolik antropoloji”nin de savunucusu oldu. 

Geertz, “The Interpretation of Cultures - Selected Essays” [1973] adlı eserinde, insanların “kültür” adı verilen kendi ördükleri “anlam ağları”nda [“webs of significance”] asılı durduğunu ifade etti ve kültürü, insanların yaşam hakkındaki bilgilerini ve tutumlarını ilettikleri, sürdürdükleri ve geliştirdikleri sembolik biçimlerde ifade edilen, miras alınan kavramlar sistemi olarak tanımladı. 

Ona göre, din, daha geniş kültürel ağ içindeki en güçlü alt sistemlerden biridir. Derinden gömülü bulunduğu ve şekillendirildiği - şekillendirdiği kültürden ayrı değildir. Semboller sistemi olarak din; ruh halleri ve motivasyon oluşturup, varoluşun genel düzenini formüle edip, kavramları gerçeklik havasıyla sarıp, duyguları ve motivasyonları benzersiz şekilde gerçekçi kılmaktadır. Bu bağlamda ritüel, dünya görüşü ve ahlâk anlayışının gerçekten buluştuğu ve birbirini güçlendirdiği yerdir. Ritüelde insanlar sadece kutsal olanı düşünmez; onu canlandırır, hisseder ve inançları güçlenmiş olarak sıradan hayata dönerler. 

20 Temmuz 2026 Pazartesi

İsmail Engin : Alevi Antropolojisinin Metodolojik Çerçevesi

[İsmail Engin] Alevilik üzerine yürütülen antropolojik araştırmalar uzun süre, Aleviliğin hangi dinsel kategori içinde değerlendirilmesi gerektiği sorusu etrafında şekillenmiştir. Aleviliğin İslam’ın [heterodoks] bir yorumu mu, bağımsız bir tarihsel inanç sistemi mi veya farklı geleneklerin birleşiminden oluşan bir yapı mı olduğu yönündeki tartışmalar, araştırmaların önemli bir bölümünü belirlemiştir.

Yaklaşımların ortak noktası, çoğu zaman araştırma problemini Aleviliğin “özü”ne yöneltmeleri; buna karşılık Aleviliğin hangi yöntemlerle incelenmesi gerektiği sorusunu ikincil konuma bırakmalarıdır. 

Antropolojik açıdan temel mesele, Aleviliğin belirli bir kategoriye yerleştirilmesinin ötesinde; bu kategorilerin hangi tarihsel ve siyasal koşullarda üretildiğinin, nasıl meşrulaştırıldığının ve topluluklar tarafından nasıl yeniden yorumlandığının incelenmesidir.

O nedenle, Alevi antropolojisinin temel amacı, Aleviliğin değişmez bir özünü ortaya koymaktan ziyade; tarihsel oluşumunu, ritüel pratiklerini, kolektif belleğini ve toplumsal ilişkilerini birlikte açıklayabilecek bir metodolojik yaklaşım geliştirmektir. 

Alevilik, tek bir tarihsel kaynağa indirgenebilecek durağan bir yapı değildir; farklı dönemlerde dinsel, ideolojik - siyasal ve sosyo-kültürel süreçlerin etkileşimiyle şekillenen tarihsel bir oluşumdur.

Alevi antropolojisi, bu çok katmanlı yapıyı açıklamak için, köken arayışından çok oluşum süreçlerine, doktriner yaklaşımlardan toplumsal pratiklere ve sabit kimlik anlayışlarından ilişkisel kimlik analizlerine yönelir. 

17 Temmuz 2026 Cuma

İsmail Engin : Alevi Antropolojisi - Bellek, Yol, Erkân ve Toplumsal Yeniden Üretim Üzerinden Aleviliği Anlamak

[İsmail Engin] Alevilik üzerine yürütülen tartışmaların temel açmazlarından biri, onu önceden tanımlanmış dinsel, kültürel veya siyasal kategoriler içine yerleştirme eğilimidir.

O nedenle, Alevilik, kimi zaman İslam içindeki “mezhepsel bir yorum - tasavvufî bir yapı veya eğilim”, kimi zaman Anadolu’nun “kadim kültürel mirası”nın devamı, kimi zaman ise modern dönemde şekillenen bir “kimlik hareketi” olarak tanımlanmaktadır.

Yaklaşımların her biri Aleviliğin belirli yönlerini açıklama gücüne sahip olmakla birlikte, Alevi topluluklarının tarihsel deneyimini, kendi anlam evrenlerini ve toplumsal yeniden üretim süreçlerini tek başına açıklamaya yetmemektedir.

Alevilik kuşkusuz bir “inanç sistemi”dir; ve fakat, yalnızca doktriner ilkelerden oluşan bir dinî yapı değildir. Aynı zamanda, tarih boyunca farklı topluluklar tarafından üretilen, aktarılan, yorumlanan ve yeniden kurulan kolektif bir bellek, ahlâkî bir yaşam düzeni ve özgün bir toplumsallık biçimidir.

Aleviliği anlamak, yalnızca inanç esaslarını veya teolojik sınıflandırmaları incelemekle sınırlı kalamaz; ritüellerin, sembollerin, anlatıların, otorite biçimlerinin ve gündelik pratiklerin nasıl işlediğini de araştırmayı gerektirir.

Bu çerçevede “Alevi antropolojisi”, Aleviliği bağımsız bir antropoloji alt disiplini olarak tanımlama iddiasından ziyade, Alevi dünyasını kendi tarihsel deneyimleri, kavramları ve anlam sistemleri üzerinden çözümlemeyi amaçlayan eleştirel bir antropolojik perspektifi ifade eder.

13 Temmuz 2026 Pazartesi

İsmail Engin : Yol, Can, Kozmos ve İnsan - Felsefî Antropoloji Perspektifinden Alevî İnsan Anlayışına ve Alevî Antropolojisine veya Alevînin Antropolojisine...

[İsmail Engin] "İnsan" sorunu, felsefenin ve esasen de Immanuel Kant’ın [(1724 – 1804] 1798’de yayımlanan ve 1772/73'ten 1795/96’ya kadar her kış döneminde Albertina Üniversitesi'nde verdiği antropoloji derslerinin nihayetinde kaleme aldığı, insanların özgürce hareket eden varlıklar olarak kendilerini nasıl şekillendirdikleri veya nasıl şekillendirebilecekleri ve şekillendirmeleri üzerinde durduğu “Anthropologie in pragmatischer Hinsicht” adlı eserinden bugüne, felsefi antropolojinin en temel sorularından biridir. 

Kant, burada sadece insanı, “ne olduğu”nun dışında, “kendini ne hâline getirebileceği” bakımından da ele alır.  

Eserinin odak noktasında Kant, insanlığı “animal rationabile” [“erziehbares Naturwesen”] yani “eğitilebilir doğal varlıklar” olarak neyin oluşturduğu, hangi imkânlara sahip olduğu sorusunun üzerinde durur.

Kant’a göre; insan, aklı sayesinde diğer insanlarla birlikte toplumda var olmaya, sanat ve bilim yoluyla kendini geliştirmeye, medenileştirmeye ve ahlâkîleştirmeye mahkûmdur. Ve, doğasının hamlığından kaynaklanan engelleri aşarak insanlığa layık olmak için aktif olarak çaba göstermeli; buradan hareketle, iyilik yapmak için eğitilmelidir.

Öte yandan, felsefî antropolojinin temel sorusu, insanın yalnızca ne olduğuna ilişkin açılım yapmaz, aynı zamanda varlık düzeni içindeki yerinin nasıl anlaşılması gerektiğidir. Bu bağlamda, insan, doğanın karşısında duran özerk bir özne midir; yoksa doğa, toplum ve kozmosla kurduğu ilişkiler içinde anlam kazanan ilişkisel bir varlık mıdır? 

Modern felsefe, bu soruya çoğunlukla "özne" merkezli cevaplar üretirken, farklı düşünce gelenekleri, insanı "varlığın bütünlüğü" içinde konumlandıran alternatifler geliştirmiştir. 

İşte, "Alevî düşünce" bu alternatiflerden biridir.

* * *

İnsanı yalnızca biyolojik bir varlık veya akıl sahibi bir "özne" olarak tanımlamak, insan deneyiminin bütünlüğünü açıklamakta yetersizdir. 

10 Temmuz 2026 Cuma

İsmail Engin : Humboldt, Gehlen ve Alevî-Bektaşî Düşüncesinde Doğa, İnsan ve Hakikat..

[İsmail Engin] Alexander von Humboldt, 1845 yılında Stuttgart ve Tübingen’de yayımlanan “Kosmos. Entwurf einer physischen Weltbeschreibung” adlı eserinde doğayı, “içsel ve ebedî yasalara göre var olan” [»Bestehens nach inneren ewigen Gesetzen«] canlı bir bütün olarak tanımlar.

Ona göre, doğa; “çokluk içinde birlik”tir; biçim ve yapı bakımından farklı görünen varlıkların birbirleriyle kurduğu organik ilişkinin bütünüdür.

Humboldt, doğanın yalnızca gözlemlenebilir olguların toplamı olmadığını, aynı zamanda görünüşlerin ardındaki düzeni ve bütünlüğü ifade eden bir varoluş alanı olduğunu vurgular. Fiziksel araştırmanın temel amacının, çeşitlilik içinde birliği keşfetmek; tekil olgulardan hareketle evrensel düzeni kavramak; ayrıntılar arasında kaybolmadan doğanın ruhuna ulaşabilmek olduğunu savunur.

Böylece, bilimsel araştırma, yalnızca duyusal dünyanın verilerini toplamakla yetinmez; ampirik gözlemi düşünsel kavrayışla birleştirerek doğanın içkin düzenini anlamaya yönelir.

Humboldt’un doğaya ilişkin bu bütüncül yaklaşımı, kaçınılmaz olarak insanın söz konusu bütün içindeki konumunu da sorgulamayı gerektirir.

Zira, doğanın birliği, insan bilincinden bağımsız olarak var olsa da, bu birliğin kavramsal olarak anlaşılması onu idrak edebilecek bir öznenin varlığını gerektirir.

Bu noktada, Arnold Gehlen’in felsefî antropolojisi önemli bir açıklama zemini sunar :

8 Temmuz 2026 Çarşamba

İsmail Engin : Perişan Baba ve Bektaşilik

[İsmail Engin] Perişan Baba, 19. yüzyılda yaşamış önemli Bektaşi şairlerindendir. Asıl adı Mehmed Ali, mahlası ise Perişan’dır. Bektaşi geleneği içerisinde hem şair hem de dedebaba olarak önemli bir yere sahiptir.

Turgut Koca, Perişan Baba’nın, Selanikli Hasan Baba’nın ardından, Hacı Bektaş Dergâhı’nda dedebabalık makamına oturduğunu, 1884 yılında Hacı Bektaş Tekkesi’nde Hakk'a yürüyerek buraya defnedildiğini belirtmektedir. Ayrıca İstanbul’daki Eryek (Erikli Baba) Dergâhı’nda kendisine nispet edilen bir makam ziyareti bulunduğunu da kaydetmektedir.

Abdülbâki Gölpınarlı ise, Perişan Baba hakkında farklı bir kronoloji aktarır: 

Gölpınarlı’ya göre, Hacı Hasan Dedebaba’nın ardından bir süre Hacı Bektaş Tekkesi’nde dedebabalık yapan Konyalı Perişan Mehmet Dedebaba, bu görevden ayrıldıktan sonra bir müddet seyahat etmiş, daha sonra Yedikule’deki Bektaşi Tekkesi’nde ikamet etmiş ve 1875 yılında Hacıbektaş’ta Hakk’a yürüyerek orada sırlanmıştır. 

Şevki Koca, Perişan Baba’nın hayatını ve Bektaşilik tarihindeki yerini daha ayrıntılı biçimde ele alır. 

6 Temmuz 2026 Pazartesi

İsmail Engin : NATO ve Almanya’daki Türk İşçileri – NATO Yayınları Özel Sayısı [Haziran 1963]

[İsmail Engin] 30 Ekim 1961 tarihinden sonra, Haziran 1963’te “NATO Yayınları”nın “3 üncü özel sayı”sı 12 sayfalık gazete formatında “Atlantik Paktı Müttefiklerimizi Tanıtıyoruz – Mukadderat Birliği Yaptığımız Milletler : Federal Almanya” başlığıyla çıkıyor.

TAN Gazetecilik ve Neşriyat Evi’nde dizilip basılan İstanbul merkezli adı geçen yayının “Kurucusu ve Umumî Neşriyat Müdürü” Mithat Perin’dir. 

Gazetede, “Türk İşçisi Almanya’da – Bugün onaltıbin işçimiz, dost ve müttefik memlekette çalışmaktadir” haberinin başlığı altında üç fotoğraf var.

Devamında iki ülke arasında “işçi transferi konusundaki anlaşma”nın  yürürlüğe girdiği tarihten itibaren yıllara göre 19 Haziran 1963 gününe kadar Almanya’ya gelen işçi sayıları kadın, erkek ve toplamda sunuluyor; “Türk işçilerinin çok sayıda bulundukları işyerlerinin ünvan ve adresleri”  sıralanıyor.

1963 tarihli yayın, Türkiye’den Almanya’ya işçi göçünün henüz ilk yıllarında devlet ve medya söyleminin nasıl şekillendiğini göstermesi bakımından dikkat çekici bir belge niteliğinde.

5 Temmuz 2026 Pazar

İsmail Engin : Cem Dergileri - Mizahın, Muhalefetin ve Kimlik Arayışının Aynası

[İsmail Engin] Cem dergisi, Türkiye basın ve düşünce tarihinin farklı dönemlerinde farklı misyonlar üstlenmiş önemli yayınlardan biri olarak dikkat çekiyor.

İlk kez 1910 yılında karikatür sanatının öncülerinden Mehmet Cemil Cem tarafından yayımlanan dergi, 1912’ye kadar Osmanlı’nın son yıllarında mizah yoluyla toplumsal ve siyasal eleştirinin etkili örneklerini sundu.

Cumhuriyet’in ilanından sonra 1927'de yeniden yayın hayatına dönen Cem, yeni rejimin heyecanını paylaşmasına rağmen eleştirel karikatürleri nedeniyle kısa sürede siyasi baskılarla karşılaştı. Açılan davalar ve verilen hapis cezaları, dönemin basın özgürlüğü tartışmalarını da gözler önüne serdi. Harf İnkılâbı sonrasında yapılan ikinci yayın girişimi de uzun ömürlü olmadı ve dergi 1929 yılında yayın hayatına veda etti.

Dönemin dikkat çeken yönlerinden biri, siyasi eleştirilerin Bektaşi fıkraları ve mizahi anlatılar üzerinden aktarılmasıydı. “Bekri Hasan Baba” gibi karakterler aracılığıyla zaman zaman iktidar-muhalefet ilişkileri hicvedilirken, Bektaşi kültürünün hoşgörülü ve nüktedan dili toplumsal eleştirinin önemli araçlarından biri haline geldi.

Yaklaşık kırk yıl sonra, 1966’da aynı isimle "ortaklık adına" Abidin Özgünay öncülüğünde yayımlanmaya başlayan Cem dergisi, bu kez bambaşka bir misyon üstlendi.

Derginin odak noktasında Alevi-Bektaşi kimliğinin görünürlüğü ve hak mücadelesi vardı. İlk yıllarında Alevi-Bektaşi inancını tanıtmayı ve kimlik bilincini güçlendirmeyi amaçlayan dergi, zamanla daha siyasi içeriklere de yer veren bir yayın çizgisi benimsedi. 1969’a kadar 18 sayı çıktı.

4 Temmuz 2026 Cumartesi

İsmail Engin : Sosyo-Teknik Aktör Olarak Yapay Zekâya Eleştirel – Antropolojik Bakış yahut Yapay Olanın Antropolojisi

[İsmail Engin] Yapay zekâ, şimdilerde sadece mühendislerin ya da teknoloji şirketlerinin gündeminde bulunmuyor. 

Antropologlardan eğitimcilere, dilbilimcilerden sanatçılara kadar farklı disiplinlerden araştırmacılar, “üretken yapay zekâ”nın insan yaşamını nasıl dönüştürdüğünü; insanı “yeniden” yazıp yazmadığını veya nasıl yazdığını anlamaya çalışıyor.

Son dönemde yayımlanan kapsamlı çalışmalar, yapay zekânın yalnızca yeni bir araç değil; emek, yaratıcılık, bilgi üretimi, inanç ve toplumsal ilişkileri yeniden şekillendiren güçlü bir “sosyo-teknik aktör” haline geldiğini ortaya koyuyor.

Ortak vurgu, yapay zekânın yalnızca metin ya da görsel üreten sistem olarak değerlendirilmemesi gerektiği yönünde.

Gelişmelerin odağındaki yapay zekâ; akademik yazarlık, eğitim süreçleri, kültürel mirasın korunması ve hatta dini ritüeller gibi pek çok alanda yeni tartışmaları beraberinde getiriyor.

O nedenle, antropologlar, yapay zekâyı teknolojik bir yenilikten çok “toplumsal bir dönüşümün parçası” olarak ele alıyor.

Bu bağlamda, en dikkat çekici başlıklardan biri “yazarlık” kavramının yeniden tanımlanması :

"Üretken yapay zekâ"nın metin üretiminde giderek daha fazla kullanılması, bir eserin gerçek yazarının kim olduğu sorusunu yeniden gündeme taşıyor.

2 Temmuz 2026 Perşembe

İsmail Engin : Yapay Olanın Antropolojisi - Yapay Zekâ, Otorite ve Bilgi Üretiminin Dönüşümü

[İsmail Engin] “Yapay olanın antropolojisi”, insanlarla yeni nesil yapay sistemler arasında giderek yoğunlaşan ilişkileri kültürel, etik ve epistemolojik boyutlarıyla inceleyen disiplinlerarası bir araştırma alanıdır. İnsan ile makine arasındaki teknik etkileşimleri incelemenin ötesinde, bilgi, otorite ve güven kavramlarının dönüşümünü anlamaya çalışıyor.

Bu bağlamda, insanların yalnızca yazılım, donanım ve dijital teknolojilerle kurduğu etkileşimleri değil; araştırma laboratuvarlarından müzelere, eğitim kurumlarından gündelik yaşama kadar uzanan geniş bir alanda yapay zekâ ile gelişen yeni ilişki biçimlerini de irdeliyor ve çözümlüyor.

Onunla, insan ile makine arasındaki karşılaşmalar, teknik yenilikten öte, bilgi üretimi, otorite ve güven kavramlarını yeniden şekillendiren toplumsal bir dönüşüm olarak ele alınıyor.

Söz konusu dönüşümün en dikkat çekici yönlerinden biri, yapay zekânın giderek bilgi otoritesi olarak konumlandırılmasıdır.

Diğer bir anlatımla, yapay zekâ; bilimsel yazım, veri analizi ve akademik araştırma gibi alanlarda teknik araç değil, düşünmeyi yönlendiren analitik ortak şeklinde kullanılıyor.

Kullanıcılar açık, tutarlı ve ikna edici cevaplar almak amacıyla bu sistemlere başvururken, üretilen içerikler çoğu zaman yeterli eleştirel değerlendirmeden geçirilmeden güvenilir bilgi olarak kabul ediliyor.

İsmail Engin : Yapay Zekâ, Dijital Şamanlar ve Postmodern Öte Dünya

[İsmail Engin] Yapay zekâ sohbet robotları artık yalnızca üretkenlik araçları olarak değil, insanın teknolojiyle kurduğu ilişkinin kültürel ve sembolik boyutunu anlamaya çalışan araştırmaların da odağında yer alıyor. 

Antropologlar Mark Friis Hau ve Jakob Krause-Jensen, bu ilişkiyi açıklamak için dikkat çekici bir kavram öneriyor: “Dijital şamanlar”.

Mark Friis Hau ve Jakob Krause-Jensen’in “Anthropology of Consciousness” dergisinde 2025 yılında yayımlanan “Virtually Shamans: An Anthropological Perspective on AI Chatbots” başlıklı makalesi, yapay zekâ sohbet robotlarının yalnızca teknolojik bir yenilik olmadığını, aynı zamanda insanların anlam üretme biçimlerini dönüştüren yeni dijital aracılar haline geldiğini savunuyor.

Çalışmaya göre, yapay zekâ kullanıcıları, yalnızca bir yazılımı kullanan kişiler değil. 

Mark Friis Hau ve Jakob Krause-Jensen, kullanıcıların insan deneyimi ile algoritmaların karmaşık bilgi dünyası arasında aracılık eden yeni bir konuma yerleştiğini öne sürüyor.

Bu yaklaşım, tarih boyunca şamanların insanlar ve görünmeyen bilgi – deneyim alanları arasında üstlendiği rol ile günümüzün yapay zekâ kullanıcıları arasında kavramsal bir benzerlik kuruyor.