[İsmail Engin] “Yapay olanın antropolojisi”, insanlarla yeni nesil yapay sistemler arasında giderek yoğunlaşan ilişkileri kültürel, etik ve epistemolojik boyutlarıyla inceleyen disiplinlerarası bir araştırma alanıdır. İnsan ile makine arasındaki teknik etkileşimleri incelemenin ötesinde, bilgi, otorite ve güven kavramlarının dönüşümünü anlamaya çalışıyor.
Bu bağlamda, insanların yalnızca yazılım, donanım ve
dijital teknolojilerle kurduğu etkileşimleri değil; araştırma
laboratuvarlarından müzelere, eğitim kurumlarından gündelik yaşama kadar uzanan
geniş bir alanda yapay zekâ ile gelişen yeni ilişki biçimlerini de irdeliyor ve
çözümlüyor.
Onunla, insan ile makine arasındaki karşılaşmalar, teknik
yenilikten öte, bilgi üretimi, otorite ve güven kavramlarını yeniden
şekillendiren toplumsal bir dönüşüm olarak ele alınıyor.
Söz konusu dönüşümün en dikkat çekici yönlerinden biri,
yapay zekânın giderek bilgi otoritesi olarak konumlandırılmasıdır.
Diğer bir anlatımla, yapay zekâ; bilimsel yazım, veri analizi ve akademik
araştırma gibi alanlarda teknik araç değil, düşünmeyi yönlendiren analitik
ortak şeklinde kullanılıyor.
Kullanıcılar açık, tutarlı ve ikna edici cevaplar almak
amacıyla bu sistemlere başvururken, üretilen içerikler çoğu zaman yeterli
eleştirel değerlendirmeden geçirilmeden güvenilir bilgi olarak kabul ediliyor.
Ancak, bu güven, yapay zekânın çalışma mekanizmalarının büyük ölçüde “opak” olması nedeniyle önemli etik sorunlar doğuruyor.
Yapay zekâ kullanıcıları, akıcı ve ikna edici cevaplar
alırken, bu cevapların hangi veri kümeleri, hangi hesaplama süreçleri ve hangi
olasılık modelleri aracılığıyla üretildiğini göremiyor.
Özellikle akademik bilgi üretiminde şeffaflık, hesap
verebilirlik ve etik sorumluluk ilkeleri temel kabul edilirken, yapay zekâ
sistemlerinin “kara kutu” niteliği bu ilkelerle önemli ölçüde gerilim yaratıyor.
Doğası gereği, yapay zekâ, hem bir “guru” hem de
bir “sihirbaz” metaforuyla açıklanabiliyor. “Guru metaforu”, ona
atfedilen bilgi otoritesini temsil ederken; “sihirbaz metaforu” bu otoritenin “performatif”
niteliğine işaret ediyor.
İfade ve kabul edilmelidir ki, yapay zekâ, çok kısa sürede geniş bir bilgi birikimine sahipmiş izlenimi veren akıcı ve tutarlı metinler üretebiliyor.
Ve fakat, büyük veri kümeleri üzerinde öğrenilmiş
örüntülerin ve olasılık hesaplarının ürünü bu üretim, bilinçli düşünme,
muhakeme veya etik değerlendirme sonucunda ortaya çıkmıyor.
O nedenle, yapay zekânın sunduğu metinler, gerçek bilgi
ile bilgi simülasyonu arasındaki sınırı zaman zaman belirsizleştirebiliyor.
Sistem, ilk bakışta tutarlı görünen; fakat, gerçekte
yanlış, eksik ya da uydurulmuş bilgiler de üretebiliyor.
Dolayısıyla, yapay zekânın oluşturduğu akıcı dil
kullanımının doğrulukla özdeşleştirildiği “otorite”, epistemolojik
güvenilirlikten çok “retorik başarı”sına dayanıyor.
Vurgulanmalı ki, yapay zekâ, neden-sonuç ilişkilerini
bilinçli biçimde kavrayan bir özne değildir.
O, geçmiş örnekler arasındaki istatistiksel ilişkileri
modelleyerek, en olası ifadeyi üretiyor ve ortaya çıkan sonuç, arkasında “bilinç”,
“deneyim”, “niyet” veya “ahlâkî” sorumluluk bulumayan zekâya benzeyen başarılı
bir “performans” oluyor.
Bu durum, “bilgi otoritesi”nin doğasında önemli değişime
işaret ediyor.
Geleneksel bilgi sistemlerinde uzmanlık; eğitim, deneyim,
etik sorumluluk ve toplumsal tanınma süreçleri içinde inşa ediliyor. Örneğin, bir
öğretmenin, araştırmacının ya da ustanın otoritesi yalnızca sahip olduğu
bilgiden değil, içinde bulunduğu kurumsal ve etik ilişkiler ağından da kaynaklanıyor.
Yapay zekâysa, bu ilişkiler ağının dışında çalışıyor. Onun
bilgi üretimi, bireysel uzmanlıktan çok algoritmaları geliştiren şirketler,
mühendisler ve küresel veri altyapıları tarafından şekillenen anonim bir yapıya
dönüşüyor.
Antropolojik açıdan bakıldığında bu gelişme, yeni bir
bilgi rejiminin ortaya çıktığını gösteriyor :
Ki, yapay zekâ, belirli kültürel geleneklere veya
toplumsal sorumluluk ilişkilerine bağlı olmayan yapay bir bilgi sistemi üretiyor.
Ve, bu sistem tarihte benzeri görülmemiş bir hız – ölçekte
küresel dolaşıma girebiliyor.
Velâkin, aynı ölçüde güvenilirlik ve etik sorumluluk
sağlayamıyor.
Zira, bilgiye otorite kazandıran unsur, yalnızca doğruluk
değil, aynı zamanda onu üreten topluluklar, hesap verebilirlik mekanizmaları ve
etik bağlamdır.
Yapay zekâ, bir yandan bilgi üretimini hızlandıran güçlü
bir araç sunarken, diğer yandan otoritenin nasıl kurulduğu ve güvenin hangi
temeller üzerinde inşa edildiği sorularını yeniden gündeme getiriyor.
O nedenle, yapay zekâ ile kurulan ilişkinin eleştirel bir
perspektifle değerlendirilmesi önem taşıyor. Bu durum; şeffaflık, hesap
verebilirlik, etik sorumluluk ve toplumsal bağlamı gözeten yeni bilgi üretim
modellerinin geliştirilmesi açısından temel gerekliliğe işaret ediyor.
Kısaca, görünen o ki, yapay zekâ, yalnızca teknolojiyi
değil, bilgiye duyulan güveni de yeniden tanımlıyor.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder