Bu Blogda Ara

26 Temmuz 2026 Pazar

İsmail Engin : Alevi Antropolojisi : Emic ve Etic Yaklaşım, Metodolojik Çerçeve - IV

[İsmail Engin] Alevi antropolojisinin metodolojisi, merkezinde yer alan “emic” - “etic” ayrımı, inanç pratiklerinin, kültürel olguların araştırmacının dışsal kategorileriyle mi yoksa topluluk üyelerinin kendi anlam dünyaları üzerinden mi incelenmesi gerektiği, inancın - kültürün nasıl anlaşılması gerektiğine ilişkin uzun süreli tartışmalarla yakından ilişkilidir.

Günümüzde Alevi antropolojisinin önemli metodolojik problemlerinden biri tam olarak bu noktada ortaya çıkmaktadır:

“Alevilik, Alevilerin kendi kavramsal dünyasından hareketle nasıl anlaşılabilir ve bu içeriden bilgi üretimi nasıl [eleştirel] bir antropolojik analize dönüştürülebilir?”

Emic kavramı, Kenneth L. Pike [1912-2000] tarafından 1954’te dilbilimdeki phonemic ve phonetic ayrımından hareketle geliştirildi.

“Phonetic” yaklaşım, sesleri araştırmacının geliştirdiği evrensel kategorilerle incelerken, “phonemic” yaklaşım belirli bir dil topluluğunun hangi ses farklılıklarını anlamlı kabul ettiğini araştırmaktadır.

Bu ayrım, kültür çalışmalarına uygulandığında “emic”, bir kültürel sistemin o kültürün üyeleri tarafından nasıl sınıflandırıldığını ve anlamlandırıldığını; “etic” ise araştırmacının geliştirdiği karşılaştırmalı ve analitik açıklamaları ifade etmektedir.

Kenneth L. Pike açısından söz konusu iki yaklaşım, birbirinin karşıtı değil, kültürü farklı düzeylerde anlamayı sağlayan tamamlayıcı yöntemlerdir.

Bununla birlikte, Pike tarafından geliştirilen kavramsal çerçeve, özellikle Marvin Harris [1927–2001] tarafından ciddi biçimde eleştirildi.

* * *

Marvin Harris, Annual Review of Anthropology’de 1976’da yayımlanan “History and Significance of the Emic/Etic Distinction” adlı hacimli makalesinde ve yanı sıra 1979’da yayımlanan “Cultural Materialism: The Struggle for a Science of Culture” [Random House, New York, 1979] adlı eserinde, kültürel materyalizm yaklaşımıyla “emic” bilgilerin önemini kabul etmekle birlikte, bunların tek başına bilimsel açıklama için yeterli olmadığını ileri sürdü.

İsmail Engin : Yeni Parti Programında Aleviler

[İsmail Engin] 24 Temmuz 2026 tarihinde kurulan Yeni Parti, aynı gün kamuoyuna “Ortak Gelecek için Yeni Parti Programı”nı da açıkladı. “İçindekiler” bölümü hariç 38 sayfadan oluşan program, “Değişim Çağrısı”, “Demokrasi, Yönetim ve Adalet”, “Kalkınma ve Ekonomi”, “Sosyal Devlet” ile “Dış Politika, Güvenlik ve Dirençlilik” başlıklı beş ana bölümden meydana geliyor.

Programın ilk bölümü olan “Değişim Çağrısı” [ibid, 1-5], “Türkiye kadim tarihi”ne yapılan vurgu ile başlıyor. Bu bölümde toplam 15 kez “kara düzeni değiştireceğiz” söylemi öne çıkarılıyor ve partinin temel siyasi iddiası şu ifadelerle ortaya konuluyor:

“Yolumuz uzundur, mücadele zorludur biliyoruz. Bu düzen kendiliğinden değişmeyecek, biliyoruz. Biz değiştireceğiz. Hep birlikte değiştireceğiz. Yola çıktık. Bu kara düzeni değiştireceğiz." [ibid, 5]

Program, “Demokrasi, Yönetim ve Adalet” başlıklı ikinci bölümünde [ibid, 6-12] demokratikleşme, hukuk devleti ve kurumsal reformlara odaklanıyor.

Burada; “Demokratik Yönetim Reformu”, “Demokrasi, İnsan Hakları ve Hukukun Üstünlüğü”, “Dijital Demokrasi, Medya ve Bilgi Hakkı”, “Adaletin Tesisi”, “Siyasal Özgürlük İçin Hukuki Güvenceler”, “Anayasal Denetim ve Kurumsal Hukuk Devleti”, “Ayrımcılıkla Mücadele ve Çoğulculuk”, “Aktif Yurttaşlık ve Örgütlü Toplum”, “Demokrasi ve Siyasi Partiler”, “Yolsuzlukla Mücadele, Şeffaflık ve Hesap Verebilirlik” ile “Yerellik ve Yerinden Yönetim” başlıkları altında kapsamlı bir çerçeve sunuluyor.

25 Temmuz 2026 Cumartesi

İsmail Engin : Neler oluyor bize?

[İsmail Engin] Hayır... Bu alışılmışın aksine, bir şarkı sözü değil.

Lafım, kendisini "sosyal demokrat" ya da "demokrat" olarak tanımlayanlara...

"Helâlleşeceğiz" denildi! 

Kucaklayıcı, umut veren bir vaatti; lâkin, anlaşılan o ki, helâlleşmenin de bir sınırı varmış. Aynı yolda yürürken kardeş sayılanlar, yollar ayrılınca meğerse helâlleşmenin dışındaymış, kanlı bıçaklıymış?

Bir partinin logosunu "rakı şişesi"ne benzetmekle siyaset yapıldığı sanılıyor. Varsayalım ki, benziyor. Bunun memleketin hangi sorununun çözümüne bir katkısı bulunuyor?

Hukuk daha sözünü söylemeden insanlar suçlu ilân ediliyor. Mahkemeler karar vermeden, İddianâmeler tamamlanmadan, ekranlarda ve sosyal medyada hükümler kuruluyor. Masumiyet karinesi, alkış veya koltuk uğruna göz ardı ediliyor, akla bile gelmiyor. 

Akıl dumura uğruyor.

Bir yanda, tarot falıyla siyaset yorumlayan milletvekilleri... 

Diğer yanda, harflerin gizeminden siyasî sonuçlar çıkaran sözde analistler, gazeteciler... 

24 Temmuz 2026 Cuma

İsmail Engin : Alevi Antropolojisinde Metodolojik Çerçeve - III : Bir Ön Hazırlık

"phonemic" vs "phonetic"

Kenneth Lee Pike [1912 - 2000] antropoloji alanına önemli katkılar sundu: "emic" ve "etic" kavramlarını geliştirdi. 

1954'te Pike tarafından ortaya atılan bu iki terim, günümüzde antropologların terminolojisinde yaygın biçimde kullanılıyor. 

Karl J. Franklin 1997'de "K. L. Pike on Etic vs. Emic: A Review and Interview"de işaret ettiği üzere; "emic" ile "etic" arasındaki ayrım antropolojik analiz açısından son derece işlevsel kabul ediliyor. 

Ve artık uzunca bir süredir antropologlar, farklı kültürel grupların gerçekliği nasıl algıladıklarına ilişkin içgörüleri, disiplinlerinin temel kavramsal araçlarından biri olarak değerlendiriyor.

"emic" / "etic" ayrımı, farklı kültürleri kendi bağlamları içinde anlamaya yönelik yaklaşımın kuramsal temelini oluşturuyor. 

Antropologlar da büyük ölçüde, "emic" ve "etic" perspektiflerini birbirinden ayırt edebilme konusundaki uzmanlıkları sayesinde güçlü çalışmalar üretebiliyorlar.

Kenneth Lee Pike, Marvin Harris [1927 - 2001] tarafından kavramsal anlamda ciddi şekilde eleştirildi. 

Thomas N. Headland [1935–2024] "American Anthropologist"te 2001'de kaleme aldığı "Kenneth Lee Pike (1912-2000)" biyografisinin "Pike's Contribution to Anthropology" kısmında da [p. 507]  bahsettiği üzere:

22 Temmuz 2026 Çarşamba

İsmail Engin : Alevi Antropolojisi Bağlamında Alevilerin Anlam Dünyasının İncelenmesi ve Clifford Geertz’in Yorumlayıcı Yaklaşımı : Metodolojik Çerçeve - II

[İsmail Engin] Endonezya’nın Java (1952-54, 1984, 1986, 1999) ve Bali (1957-58) adalarında alan araştırmaları yapan antropolog Clifford Geertz, [1926 – 2006], “yorumlayıcı antropoloji”nin [“Interpretive Anthropology”] en önemli temsilcisidir. 

1966’da M. Banton editörlüğünde hazırlanan “Anthropological approaches to the study of religion” [Tavistock, London] adlı eser için kaleme aldığı 46 sayfalık “Religion as a Cultural System” adlı makalesi ile 1971’de yayımlanan “Islam Observed - Religious Development in Morocco and Indonesia” [University Of Chicago Press, Chicago] ve 1973’te yayımladığı “The Interpretation of Cultures - Selected Essays” [ Basic Books, New York] adlı çalışmaları, antropoloji dünyasında önem taşımaktadır. 

Geertz, alan araştırmalarından hareketle, kültürü kataloglanacak davranışlar kümesi olarak değil, “yorumlanacak bir anlam ağı” olarak okumanın kendine özgü yolunu şekillendirdi. “Public meaning”in inşasında sembollerin rolüne odaklanan bir çerçeveye oturttuğu “sembolik antropoloji”nin de savunucusu oldu. 

Geertz, “The Interpretation of Cultures - Selected Essays” [1973] adlı eserinde, insanların “kültür” adı verilen kendi ördükleri “anlam ağları”nda [“webs of significance”] asılı durduğunu ifade etti ve kültürü, insanların yaşam hakkındaki bilgilerini ve tutumlarını ilettikleri, sürdürdükleri ve geliştirdikleri sembolik biçimlerde ifade edilen, miras alınan kavramlar sistemi olarak tanımladı. 

Ona göre, din, daha geniş kültürel ağ içindeki en güçlü alt sistemlerden biridir. Derinden gömülü bulunduğu ve şekillendirildiği - şekillendirdiği kültürden ayrı değildir. Semboller sistemi olarak din; ruh halleri ve motivasyon oluşturup, varoluşun genel düzenini formüle edip, kavramları gerçeklik havasıyla sarıp, duyguları ve motivasyonları benzersiz şekilde gerçekçi kılmaktadır. Bu bağlamda ritüel, dünya görüşü ve ahlâk anlayışının gerçekten buluştuğu ve birbirini güçlendirdiği yerdir. Ritüelde insanlar sadece kutsal olanı düşünmez; onu canlandırır, hisseder ve inançları güçlenmiş olarak sıradan hayata dönerler. 

20 Temmuz 2026 Pazartesi

İsmail Engin : Alevi Antropolojisinin Metodolojik Çerçevesi

[İsmail Engin] Alevilik üzerine yürütülen antropolojik araştırmalar uzun süre, Aleviliğin hangi dinsel kategori içinde değerlendirilmesi gerektiği sorusu etrafında şekillenmiştir. Aleviliğin İslam’ın [heterodoks] bir yorumu mu, bağımsız bir tarihsel inanç sistemi mi veya farklı geleneklerin birleşiminden oluşan bir yapı mı olduğu yönündeki tartışmalar, araştırmaların önemli bir bölümünü belirlemiştir.

Yaklaşımların ortak noktası, çoğu zaman araştırma problemini Aleviliğin “özü”ne yöneltmeleri; buna karşılık Aleviliğin hangi yöntemlerle incelenmesi gerektiği sorusunu ikincil konuma bırakmalarıdır. 

Antropolojik açıdan temel mesele, Aleviliğin belirli bir kategoriye yerleştirilmesinin ötesinde; bu kategorilerin hangi tarihsel ve siyasal koşullarda üretildiğinin, nasıl meşrulaştırıldığının ve topluluklar tarafından nasıl yeniden yorumlandığının incelenmesidir.

O nedenle, Alevi antropolojisinin temel amacı, Aleviliğin değişmez bir özünü ortaya koymaktan ziyade; tarihsel oluşumunu, ritüel pratiklerini, kolektif belleğini ve toplumsal ilişkilerini birlikte açıklayabilecek bir metodolojik yaklaşım geliştirmektir. 

Alevilik, tek bir tarihsel kaynağa indirgenebilecek durağan bir yapı değildir; farklı dönemlerde dinsel, ideolojik - siyasal ve sosyo-kültürel süreçlerin etkileşimiyle şekillenen tarihsel bir oluşumdur.

Alevi antropolojisi, bu çok katmanlı yapıyı açıklamak için, köken arayışından çok oluşum süreçlerine, doktriner yaklaşımlardan toplumsal pratiklere ve sabit kimlik anlayışlarından ilişkisel kimlik analizlerine yönelir. 

17 Temmuz 2026 Cuma

İsmail Engin : Alevi Antropolojisi - Bellek, Yol, Erkân ve Toplumsal Yeniden Üretim Üzerinden Aleviliği Anlamak

[İsmail Engin] Alevilik üzerine yürütülen tartışmaların temel açmazlarından biri, onu önceden tanımlanmış dinsel, kültürel veya siyasal kategoriler içine yerleştirme eğilimidir.

O nedenle, Alevilik, kimi zaman İslam içindeki “mezhepsel bir yorum - tasavvufî bir yapı veya eğilim”, kimi zaman Anadolu’nun “kadim kültürel mirası”nın devamı, kimi zaman ise modern dönemde şekillenen bir “kimlik hareketi” olarak tanımlanmaktadır.

Yaklaşımların her biri Aleviliğin belirli yönlerini açıklama gücüne sahip olmakla birlikte, Alevi topluluklarının tarihsel deneyimini, kendi anlam evrenlerini ve toplumsal yeniden üretim süreçlerini tek başına açıklamaya yetmemektedir.

Alevilik kuşkusuz bir “inanç sistemi”dir; ve fakat, yalnızca doktriner ilkelerden oluşan bir dinî yapı değildir. Aynı zamanda, tarih boyunca farklı topluluklar tarafından üretilen, aktarılan, yorumlanan ve yeniden kurulan kolektif bir bellek, ahlâkî bir yaşam düzeni ve özgün bir toplumsallık biçimidir.

Aleviliği anlamak, yalnızca inanç esaslarını veya teolojik sınıflandırmaları incelemekle sınırlı kalamaz; ritüellerin, sembollerin, anlatıların, otorite biçimlerinin ve gündelik pratiklerin nasıl işlediğini de araştırmayı gerektirir.

Bu çerçevede “Alevi antropolojisi”, Aleviliği bağımsız bir antropoloji alt disiplini olarak tanımlama iddiasından ziyade, Alevi dünyasını kendi tarihsel deneyimleri, kavramları ve anlam sistemleri üzerinden çözümlemeyi amaçlayan eleştirel bir antropolojik perspektifi ifade eder.

13 Temmuz 2026 Pazartesi

İsmail Engin : Yol, Can, Kozmos ve İnsan - Felsefî Antropoloji Perspektifinden Alevî İnsan Anlayışına ve Alevî Antropolojisine veya Alevînin Antropolojisine...

[İsmail Engin] "İnsan" sorunu, felsefenin ve esasen de Immanuel Kant’ın [(1724 – 1804] 1798’de yayımlanan ve 1772/73'ten 1795/96’ya kadar her kış döneminde Albertina Üniversitesi'nde verdiği antropoloji derslerinin nihayetinde kaleme aldığı, insanların özgürce hareket eden varlıklar olarak kendilerini nasıl şekillendirdikleri veya nasıl şekillendirebilecekleri ve şekillendirmeleri üzerinde durduğu “Anthropologie in pragmatischer Hinsicht” adlı eserinden bugüne, felsefi antropolojinin en temel sorularından biridir. 

Kant, burada sadece insanı, “ne olduğu”nun dışında, “kendini ne hâline getirebileceği” bakımından da ele alır.  

Eserinin odak noktasında Kant, insanlığı “animal rationabile” [“erziehbares Naturwesen”] yani “eğitilebilir doğal varlıklar” olarak neyin oluşturduğu, hangi imkânlara sahip olduğu sorusunun üzerinde durur.

Kant’a göre; insan, aklı sayesinde diğer insanlarla birlikte toplumda var olmaya, sanat ve bilim yoluyla kendini geliştirmeye, medenileştirmeye ve ahlâkîleştirmeye mahkûmdur. Ve, doğasının hamlığından kaynaklanan engelleri aşarak insanlığa layık olmak için aktif olarak çaba göstermeli; buradan hareketle, iyilik yapmak için eğitilmelidir.

Öte yandan, felsefî antropolojinin temel sorusu, insanın yalnızca ne olduğuna ilişkin açılım yapmaz, aynı zamanda varlık düzeni içindeki yerinin nasıl anlaşılması gerektiğidir. Bu bağlamda, insan, doğanın karşısında duran özerk bir özne midir; yoksa doğa, toplum ve kozmosla kurduğu ilişkiler içinde anlam kazanan ilişkisel bir varlık mıdır? 

Modern felsefe, bu soruya çoğunlukla "özne" merkezli cevaplar üretirken, farklı düşünce gelenekleri, insanı "varlığın bütünlüğü" içinde konumlandıran alternatifler geliştirmiştir. 

İşte, "Alevî düşünce" bu alternatiflerden biridir.

* * *

İnsanı yalnızca biyolojik bir varlık veya akıl sahibi bir "özne" olarak tanımlamak, insan deneyiminin bütünlüğünü açıklamakta yetersizdir. 

10 Temmuz 2026 Cuma

İsmail Engin : Humboldt, Gehlen ve Alevî-Bektaşî Düşüncesinde Doğa, İnsan ve Hakikat..

[İsmail Engin] Alexander von Humboldt, 1845 yılında Stuttgart ve Tübingen’de yayımlanan “Kosmos. Entwurf einer physischen Weltbeschreibung” adlı eserinde doğayı, “içsel ve ebedî yasalara göre var olan” [»Bestehens nach inneren ewigen Gesetzen«] canlı bir bütün olarak tanımlar.

Ona göre, doğa; “çokluk içinde birlik”tir; biçim ve yapı bakımından farklı görünen varlıkların birbirleriyle kurduğu organik ilişkinin bütünüdür.

Humboldt, doğanın yalnızca gözlemlenebilir olguların toplamı olmadığını, aynı zamanda görünüşlerin ardındaki düzeni ve bütünlüğü ifade eden bir varoluş alanı olduğunu vurgular. Fiziksel araştırmanın temel amacının, çeşitlilik içinde birliği keşfetmek; tekil olgulardan hareketle evrensel düzeni kavramak; ayrıntılar arasında kaybolmadan doğanın ruhuna ulaşabilmek olduğunu savunur.

Böylece, bilimsel araştırma, yalnızca duyusal dünyanın verilerini toplamakla yetinmez; ampirik gözlemi düşünsel kavrayışla birleştirerek doğanın içkin düzenini anlamaya yönelir.

Humboldt’un doğaya ilişkin bu bütüncül yaklaşımı, kaçınılmaz olarak insanın söz konusu bütün içindeki konumunu da sorgulamayı gerektirir.

Zira, doğanın birliği, insan bilincinden bağımsız olarak var olsa da, bu birliğin kavramsal olarak anlaşılması onu idrak edebilecek bir öznenin varlığını gerektirir.

Bu noktada, Arnold Gehlen’in felsefî antropolojisi önemli bir açıklama zemini sunar :

8 Temmuz 2026 Çarşamba

İsmail Engin : Perişan Baba ve Bektaşilik

[İsmail Engin] Perişan Baba, 19. yüzyılda yaşamış önemli Bektaşi şairlerindendir. Asıl adı Mehmed Ali, mahlası ise Perişan’dır. Bektaşi geleneği içerisinde hem şair hem de dedebaba olarak önemli bir yere sahiptir.

Turgut Koca, Perişan Baba’nın, Selanikli Hasan Baba’nın ardından, Hacı Bektaş Dergâhı’nda dedebabalık makamına oturduğunu, 1884 yılında Hacı Bektaş Tekkesi’nde Hakk'a yürüyerek buraya defnedildiğini belirtmektedir. Ayrıca İstanbul’daki Eryek (Erikli Baba) Dergâhı’nda kendisine nispet edilen bir makam ziyareti bulunduğunu da kaydetmektedir.

Abdülbâki Gölpınarlı ise, Perişan Baba hakkında farklı bir kronoloji aktarır: 

Gölpınarlı’ya göre, Hacı Hasan Dedebaba’nın ardından bir süre Hacı Bektaş Tekkesi’nde dedebabalık yapan Konyalı Perişan Mehmet Dedebaba, bu görevden ayrıldıktan sonra bir müddet seyahat etmiş, daha sonra Yedikule’deki Bektaşi Tekkesi’nde ikamet etmiş ve 1875 yılında Hacıbektaş’ta Hakk’a yürüyerek orada sırlanmıştır. 

Şevki Koca, Perişan Baba’nın hayatını ve Bektaşilik tarihindeki yerini daha ayrıntılı biçimde ele alır.