Bu Blogda Ara

22 Temmuz 2026 Çarşamba

İsmail Engin : Alevi Antropolojisi Bağlamında Alevilerin Anlam Dünyasının İncelenmesi ve Clifford Geertz’in Yorumlayıcı Yaklaşımı : Metodolojik Çerçeve - II

[İsmail Engin] Endonezya’nın Java (1952-54, 1984, 1986, 1999) ve Bali (1957-58) adalarında alan araştırmaları yapan antropolog Clifford Geertz, [1926 – 2006], “yorumlayıcı antropoloji”nin [“Interpretive Anthropology”] en önemli temsilcisidir. 

1966’da M. Banton editörlüğünde hazırlanan “Anthropological approaches to the study of religion” [Tavistock, London] adlı eser için kaleme aldığı 46 sayfalık “Religion as a Cultural System” adlı makalesi ile 1971’de yayımlanan “Islam Observed - Religious Development in Morocco and Indonesia” [University Of Chicago Press, Chicago] ve 1973’te yayımladığı “The Interpretation of Cultures - Selected Essays” [ Basic Books, New York] adlı çalışmaları, antropoloji dünyasında önem taşımaktadır. 

Geertz, alan araştırmalarından hareketle, kültürü kataloglanacak davranışlar kümesi olarak değil, “yorumlanacak bir anlam ağı” olarak okumanın kendine özgü yolunu şekillendirdi. “Public meaning”in inşasında sembollerin rolüne odaklanan bir çerçeveye oturttuğu “sembolik antropoloji”nin de savunucusu oldu. 

Geertz, “The Interpretation of Cultures - Selected Essays” [1973] adlı eserinde, insanların “kültür” adı verilen kendi ördükleri “anlam ağları”nda [“webs of significance”] asılı durduğunu ifade etti ve kültürü, insanların yaşam hakkındaki bilgilerini ve tutumlarını ilettikleri, sürdürdükleri ve geliştirdikleri sembolik biçimlerde ifade edilen, miras alınan kavramlar sistemi olarak tanımladı. 

Ona göre, din, daha geniş kültürel ağ içindeki en güçlü alt sistemlerden biridir. Derinden gömülü bulunduğu ve şekillendirildiği - şekillendirdiği kültürden ayrı değildir. Semboller sistemi olarak din; ruh halleri ve motivasyon oluşturup, varoluşun genel düzenini formüle edip, kavramları gerçeklik havasıyla sarıp, duyguları ve motivasyonları benzersiz şekilde gerçekçi kılmaktadır. Bu bağlamda ritüel, dünya görüşü ve ahlâk anlayışının gerçekten buluştuğu ve birbirini güçlendirdiği yerdir. Ritüelde insanlar sadece kutsal olanı düşünmez; onu canlandırır, hisseder ve inançları güçlenmiş olarak sıradan hayata dönerler. 

20 Temmuz 2026 Pazartesi

İsmail Engin : Alevi Antropolojisinin Metodolojik Çerçevesi

[İsmail Engin] Alevilik üzerine yürütülen antropolojik araştırmalar uzun süre, Aleviliğin hangi dinsel kategori içinde değerlendirilmesi gerektiği sorusu etrafında şekillenmiştir. Aleviliğin İslam’ın [heterodoks] bir yorumu mu, bağımsız bir tarihsel inanç sistemi mi veya farklı geleneklerin birleşiminden oluşan bir yapı mı olduğu yönündeki tartışmalar, araştırmaların önemli bir bölümünü belirlemiştir.

Yaklaşımların ortak noktası, çoğu zaman araştırma problemini Aleviliğin “özü”ne yöneltmeleri; buna karşılık Aleviliğin hangi yöntemlerle incelenmesi gerektiği sorusunu ikincil konuma bırakmalarıdır. 

Antropolojik açıdan temel mesele, Aleviliğin belirli bir kategoriye yerleştirilmesinin ötesinde; bu kategorilerin hangi tarihsel ve siyasal koşullarda üretildiğinin, nasıl meşrulaştırıldığının ve topluluklar tarafından nasıl yeniden yorumlandığının incelenmesidir.

O nedenle, Alevi antropolojisinin temel amacı, Aleviliğin değişmez bir özünü ortaya koymaktan ziyade; tarihsel oluşumunu, ritüel pratiklerini, kolektif belleğini ve toplumsal ilişkilerini birlikte açıklayabilecek bir metodolojik yaklaşım geliştirmektir. 

Alevilik, tek bir tarihsel kaynağa indirgenebilecek durağan bir yapı değildir; farklı dönemlerde dinsel, ideolojik - siyasal ve sosyo-kültürel süreçlerin etkileşimiyle şekillenen tarihsel bir oluşumdur.

Alevi antropolojisi, bu çok katmanlı yapıyı açıklamak için, köken arayışından çok oluşum süreçlerine, doktriner yaklaşımlardan toplumsal pratiklere ve sabit kimlik anlayışlarından ilişkisel kimlik analizlerine yönelir. 

17 Temmuz 2026 Cuma

İsmail Engin : Alevi Antropolojisi - Bellek, Yol, Erkân ve Toplumsal Yeniden Üretim Üzerinden Aleviliği Anlamak

[İsmail Engin] Alevilik üzerine yürütülen tartışmaların temel açmazlarından biri, onu önceden tanımlanmış dinsel, kültürel veya siyasal kategoriler içine yerleştirme eğilimidir.

O nedenle, Alevilik, kimi zaman İslam içindeki “mezhepsel bir yorum - tasavvufî bir yapı veya eğilim”, kimi zaman Anadolu’nun “kadim kültürel mirası”nın devamı, kimi zaman ise modern dönemde şekillenen bir “kimlik hareketi” olarak tanımlanmaktadır.

Yaklaşımların her biri Aleviliğin belirli yönlerini açıklama gücüne sahip olmakla birlikte, Alevi topluluklarının tarihsel deneyimini, kendi anlam evrenlerini ve toplumsal yeniden üretim süreçlerini tek başına açıklamaya yetmemektedir.

Alevilik kuşkusuz bir “inanç sistemi”dir; ve fakat, yalnızca doktriner ilkelerden oluşan bir dinî yapı değildir. Aynı zamanda, tarih boyunca farklı topluluklar tarafından üretilen, aktarılan, yorumlanan ve yeniden kurulan kolektif bir bellek, ahlâkî bir yaşam düzeni ve özgün bir toplumsallık biçimidir.

Aleviliği anlamak, yalnızca inanç esaslarını veya teolojik sınıflandırmaları incelemekle sınırlı kalamaz; ritüellerin, sembollerin, anlatıların, otorite biçimlerinin ve gündelik pratiklerin nasıl işlediğini de araştırmayı gerektirir.

Bu çerçevede “Alevi antropolojisi”, Aleviliği bağımsız bir antropoloji alt disiplini olarak tanımlama iddiasından ziyade, Alevi dünyasını kendi tarihsel deneyimleri, kavramları ve anlam sistemleri üzerinden çözümlemeyi amaçlayan eleştirel bir antropolojik perspektifi ifade eder.

13 Temmuz 2026 Pazartesi

İsmail Engin : Yol, Can, Kozmos ve İnsan - Felsefî Antropoloji Perspektifinden Alevî İnsan Anlayışına ve Alevî Antropolojisine veya Alevînin Antropolojisine...

[İsmail Engin] "İnsan" sorunu, felsefenin ve esasen de Immanuel Kant’ın [(1724 – 1804] 1798’de yayımlanan ve 1772/73'ten 1795/96’ya kadar her kış döneminde Albertina Üniversitesi'nde verdiği antropoloji derslerinin nihayetinde kaleme aldığı, insanların özgürce hareket eden varlıklar olarak kendilerini nasıl şekillendirdikleri veya nasıl şekillendirebilecekleri ve şekillendirmeleri üzerinde durduğu “Anthropologie in pragmatischer Hinsicht” adlı eserinden bugüne, felsefi antropolojinin en temel sorularından biridir. 

Kant, burada sadece insanı, “ne olduğu”nun dışında, “kendini ne hâline getirebileceği” bakımından da ele alır.  

Eserinin odak noktasında Kant, insanlığı “animal rationabile” [“erziehbares Naturwesen”] yani “eğitilebilir doğal varlıklar” olarak neyin oluşturduğu, hangi imkânlara sahip olduğu sorusunun üzerinde durur.

Kant’a göre; insan, aklı sayesinde diğer insanlarla birlikte toplumda var olmaya, sanat ve bilim yoluyla kendini geliştirmeye, medenileştirmeye ve ahlâkîleştirmeye mahkûmdur. Ve, doğasının hamlığından kaynaklanan engelleri aşarak insanlığa layık olmak için aktif olarak çaba göstermeli; buradan hareketle, iyilik yapmak için eğitilmelidir.

Öte yandan, felsefî antropolojinin temel sorusu, insanın yalnızca ne olduğuna ilişkin açılım yapmaz, aynı zamanda varlık düzeni içindeki yerinin nasıl anlaşılması gerektiğidir. Bu bağlamda, insan, doğanın karşısında duran özerk bir özne midir; yoksa doğa, toplum ve kozmosla kurduğu ilişkiler içinde anlam kazanan ilişkisel bir varlık mıdır? 

Modern felsefe, bu soruya çoğunlukla "özne" merkezli cevaplar üretirken, farklı düşünce gelenekleri, insanı "varlığın bütünlüğü" içinde konumlandıran alternatifler geliştirmiştir. 

İşte, "Alevî düşünce" bu alternatiflerden biridir.

* * *

İnsanı yalnızca biyolojik bir varlık veya akıl sahibi bir "özne" olarak tanımlamak, insan deneyiminin bütünlüğünü açıklamakta yetersizdir. 

10 Temmuz 2026 Cuma

İsmail Engin : Humboldt, Gehlen ve Alevî-Bektaşî Düşüncesinde Doğa, İnsan ve Hakikat..

[İsmail Engin] Alexander von Humboldt, 1845 yılında Stuttgart ve Tübingen’de yayımlanan “Kosmos. Entwurf einer physischen Weltbeschreibung” adlı eserinde doğayı, “içsel ve ebedî yasalara göre var olan” [»Bestehens nach inneren ewigen Gesetzen«] canlı bir bütün olarak tanımlar.

Ona göre, doğa; “çokluk içinde birlik”tir; biçim ve yapı bakımından farklı görünen varlıkların birbirleriyle kurduğu organik ilişkinin bütünüdür.

Humboldt, doğanın yalnızca gözlemlenebilir olguların toplamı olmadığını, aynı zamanda görünüşlerin ardındaki düzeni ve bütünlüğü ifade eden bir varoluş alanı olduğunu vurgular. Fiziksel araştırmanın temel amacının, çeşitlilik içinde birliği keşfetmek; tekil olgulardan hareketle evrensel düzeni kavramak; ayrıntılar arasında kaybolmadan doğanın ruhuna ulaşabilmek olduğunu savunur.

Böylece, bilimsel araştırma, yalnızca duyusal dünyanın verilerini toplamakla yetinmez; ampirik gözlemi düşünsel kavrayışla birleştirerek doğanın içkin düzenini anlamaya yönelir.

Humboldt’un doğaya ilişkin bu bütüncül yaklaşımı, kaçınılmaz olarak insanın söz konusu bütün içindeki konumunu da sorgulamayı gerektirir.

Zira, doğanın birliği, insan bilincinden bağımsız olarak var olsa da, bu birliğin kavramsal olarak anlaşılması onu idrak edebilecek bir öznenin varlığını gerektirir.

Bu noktada, Arnold Gehlen’in felsefî antropolojisi önemli bir açıklama zemini sunar :

8 Temmuz 2026 Çarşamba

İsmail Engin : Perişan Baba ve Bektaşilik

[İsmail Engin] Perişan Baba, 19. yüzyılda yaşamış önemli Bektaşi şairlerindendir. Asıl adı Mehmed Ali, mahlası ise Perişan’dır. Bektaşi geleneği içerisinde hem şair hem de dedebaba olarak önemli bir yere sahiptir.

Turgut Koca, Perişan Baba’nın, Selanikli Hasan Baba’nın ardından, Hacı Bektaş Dergâhı’nda dedebabalık makamına oturduğunu, 1884 yılında Hacı Bektaş Tekkesi’nde Hakk'a yürüyerek buraya defnedildiğini belirtmektedir. Ayrıca İstanbul’daki Eryek (Erikli Baba) Dergâhı’nda kendisine nispet edilen bir makam ziyareti bulunduğunu da kaydetmektedir.

Abdülbâki Gölpınarlı ise, Perişan Baba hakkında farklı bir kronoloji aktarır: 

Gölpınarlı’ya göre, Hacı Hasan Dedebaba’nın ardından bir süre Hacı Bektaş Tekkesi’nde dedebabalık yapan Konyalı Perişan Mehmet Dedebaba, bu görevden ayrıldıktan sonra bir müddet seyahat etmiş, daha sonra Yedikule’deki Bektaşi Tekkesi’nde ikamet etmiş ve 1875 yılında Hacıbektaş’ta Hakk’a yürüyerek orada sırlanmıştır. 

Şevki Koca, Perişan Baba’nın hayatını ve Bektaşilik tarihindeki yerini daha ayrıntılı biçimde ele alır. 

6 Temmuz 2026 Pazartesi

İsmail Engin : NATO ve Almanya’daki Türk İşçileri – NATO Yayınları Özel Sayısı [Haziran 1963]

[İsmail Engin] 30 Ekim 1961 tarihinden sonra, Haziran 1963’te “NATO Yayınları”nın “3 üncü özel sayı”sı 12 sayfalık gazete formatında “Atlantik Paktı Müttefiklerimizi Tanıtıyoruz – Mukadderat Birliği Yaptığımız Milletler : Federal Almanya” başlığıyla çıkıyor.

TAN Gazetecilik ve Neşriyat Evi’nde dizilip basılan İstanbul merkezli adı geçen yayının “Kurucusu ve Umumî Neşriyat Müdürü” Mithat Perin’dir. 

Gazetede, “Türk İşçisi Almanya’da – Bugün onaltıbin işçimiz, dost ve müttefik memlekette çalışmaktadir” haberinin başlığı altında üç fotoğraf var.

Devamında iki ülke arasında “işçi transferi konusundaki anlaşma”nın  yürürlüğe girdiği tarihten itibaren yıllara göre 19 Haziran 1963 gününe kadar Almanya’ya gelen işçi sayıları kadın, erkek ve toplamda sunuluyor; “Türk işçilerinin çok sayıda bulundukları işyerlerinin ünvan ve adresleri”  sıralanıyor.

1963 tarihli yayın, Türkiye’den Almanya’ya işçi göçünün henüz ilk yıllarında devlet ve medya söyleminin nasıl şekillendiğini göstermesi bakımından dikkat çekici bir belge niteliğinde.

5 Temmuz 2026 Pazar

İsmail Engin : Cem Dergileri - Mizahın, Muhalefetin ve Kimlik Arayışının Aynası

[İsmail Engin] Cem dergisi, Türkiye basın ve düşünce tarihinin farklı dönemlerinde farklı misyonlar üstlenmiş önemli yayınlardan biri olarak dikkat çekiyor.

İlk kez 1910 yılında karikatür sanatının öncülerinden Mehmet Cemil Cem tarafından yayımlanan dergi, 1912’ye kadar Osmanlı’nın son yıllarında mizah yoluyla toplumsal ve siyasal eleştirinin etkili örneklerini sundu.

Cumhuriyet’in ilanından sonra 1927'de yeniden yayın hayatına dönen Cem, yeni rejimin heyecanını paylaşmasına rağmen eleştirel karikatürleri nedeniyle kısa sürede siyasi baskılarla karşılaştı. Açılan davalar ve verilen hapis cezaları, dönemin basın özgürlüğü tartışmalarını da gözler önüne serdi. Harf İnkılâbı sonrasında yapılan ikinci yayın girişimi de uzun ömürlü olmadı ve dergi 1929 yılında yayın hayatına veda etti.

Dönemin dikkat çeken yönlerinden biri, siyasi eleştirilerin Bektaşi fıkraları ve mizahi anlatılar üzerinden aktarılmasıydı. “Bekri Hasan Baba” gibi karakterler aracılığıyla zaman zaman iktidar-muhalefet ilişkileri hicvedilirken, Bektaşi kültürünün hoşgörülü ve nüktedan dili toplumsal eleştirinin önemli araçlarından biri haline geldi.

Yaklaşık kırk yıl sonra, 1966’da aynı isimle "ortaklık adına" Abidin Özgünay öncülüğünde yayımlanmaya başlayan Cem dergisi, bu kez bambaşka bir misyon üstlendi.

Derginin odak noktasında Alevi-Bektaşi kimliğinin görünürlüğü ve hak mücadelesi vardı. İlk yıllarında Alevi-Bektaşi inancını tanıtmayı ve kimlik bilincini güçlendirmeyi amaçlayan dergi, zamanla daha siyasi içeriklere de yer veren bir yayın çizgisi benimsedi. 1969’a kadar 18 sayı çıktı.

4 Temmuz 2026 Cumartesi

İsmail Engin : Sosyo-Teknik Aktör Olarak Yapay Zekâya Eleştirel – Antropolojik Bakış yahut Yapay Olanın Antropolojisi

[İsmail Engin] Yapay zekâ, şimdilerde sadece mühendislerin ya da teknoloji şirketlerinin gündeminde bulunmuyor. 

Antropologlardan eğitimcilere, dilbilimcilerden sanatçılara kadar farklı disiplinlerden araştırmacılar, “üretken yapay zekâ”nın insan yaşamını nasıl dönüştürdüğünü; insanı “yeniden” yazıp yazmadığını veya nasıl yazdığını anlamaya çalışıyor.

Son dönemde yayımlanan kapsamlı çalışmalar, yapay zekânın yalnızca yeni bir araç değil; emek, yaratıcılık, bilgi üretimi, inanç ve toplumsal ilişkileri yeniden şekillendiren güçlü bir “sosyo-teknik aktör” haline geldiğini ortaya koyuyor.

Ortak vurgu, yapay zekânın yalnızca metin ya da görsel üreten sistem olarak değerlendirilmemesi gerektiği yönünde.

Gelişmelerin odağındaki yapay zekâ; akademik yazarlık, eğitim süreçleri, kültürel mirasın korunması ve hatta dini ritüeller gibi pek çok alanda yeni tartışmaları beraberinde getiriyor.

O nedenle, antropologlar, yapay zekâyı teknolojik bir yenilikten çok “toplumsal bir dönüşümün parçası” olarak ele alıyor.

Bu bağlamda, en dikkat çekici başlıklardan biri “yazarlık” kavramının yeniden tanımlanması :

"Üretken yapay zekâ"nın metin üretiminde giderek daha fazla kullanılması, bir eserin gerçek yazarının kim olduğu sorusunu yeniden gündeme taşıyor.

2 Temmuz 2026 Perşembe

İsmail Engin : Yapay Olanın Antropolojisi - Yapay Zekâ, Otorite ve Bilgi Üretiminin Dönüşümü

[İsmail Engin] “Yapay olanın antropolojisi”, insanlarla yeni nesil yapay sistemler arasında giderek yoğunlaşan ilişkileri kültürel, etik ve epistemolojik boyutlarıyla inceleyen disiplinlerarası bir araştırma alanıdır. İnsan ile makine arasındaki teknik etkileşimleri incelemenin ötesinde, bilgi, otorite ve güven kavramlarının dönüşümünü anlamaya çalışıyor.

Bu bağlamda, insanların yalnızca yazılım, donanım ve dijital teknolojilerle kurduğu etkileşimleri değil; araştırma laboratuvarlarından müzelere, eğitim kurumlarından gündelik yaşama kadar uzanan geniş bir alanda yapay zekâ ile gelişen yeni ilişki biçimlerini de irdeliyor ve çözümlüyor.

Onunla, insan ile makine arasındaki karşılaşmalar, teknik yenilikten öte, bilgi üretimi, otorite ve güven kavramlarını yeniden şekillendiren toplumsal bir dönüşüm olarak ele alınıyor.

Söz konusu dönüşümün en dikkat çekici yönlerinden biri, yapay zekânın giderek bilgi otoritesi olarak konumlandırılmasıdır.

Diğer bir anlatımla, yapay zekâ; bilimsel yazım, veri analizi ve akademik araştırma gibi alanlarda teknik araç değil, düşünmeyi yönlendiren analitik ortak şeklinde kullanılıyor.

Kullanıcılar açık, tutarlı ve ikna edici cevaplar almak amacıyla bu sistemlere başvururken, üretilen içerikler çoğu zaman yeterli eleştirel değerlendirmeden geçirilmeden güvenilir bilgi olarak kabul ediliyor.