[İsmail Engin] Yapay zekâ, şimdilerde sadece mühendislerin ya da teknoloji şirketlerinin gündeminde bulunmuyor.
Antropologlardan eğitimcilere, dilbilimcilerden sanatçılara kadar farklı disiplinlerden araştırmacılar, “üretken yapay zekâ”nın insan yaşamını nasıl dönüştürdüğünü; insanı “yeniden” yazıp yazmadığını veya nasıl yazdığını anlamaya çalışıyor.
Son dönemde yayımlanan kapsamlı çalışmalar, yapay zekânın
yalnızca yeni bir araç değil; emek, yaratıcılık, bilgi üretimi, inanç ve
toplumsal ilişkileri yeniden şekillendiren güçlü bir “sosyo-teknik aktör” haline
geldiğini ortaya koyuyor.
Ortak vurgu, yapay zekânın yalnızca metin ya da görsel
üreten sistem olarak değerlendirilmemesi gerektiği yönünde.
Gelişmelerin odağındaki yapay zekâ; akademik yazarlık,
eğitim süreçleri, kültürel mirasın korunması ve hatta dini ritüeller gibi pek
çok alanda yeni tartışmaları beraberinde getiriyor.
O nedenle, antropologlar, yapay zekâyı teknolojik bir
yenilikten çok “toplumsal bir dönüşümün parçası” olarak ele alıyor.
Bu bağlamda, en dikkat çekici başlıklardan biri “yazarlık”
kavramının yeniden tanımlanması :
"Üretken yapay zekâ"nın metin üretiminde giderek daha fazla
kullanılması, bir eserin gerçek yazarının kim olduğu sorusunu yeniden gündeme
taşıyor.