[İsmail Engin] "İnsan" sorunu, felsefenin ve esasen de Immanuel Kant’ın [(1724 – 1804] 1798’de yayımlanan ve 1772/73'ten 1795/96’ya kadar her kış döneminde Albertina Üniversitesi'nde verdiği antropoloji derslerinin nihayetinde kaleme aldığı, insanların özgürce hareket eden varlıklar olarak kendilerini nasıl şekillendirdikleri veya nasıl şekillendirebilecekleri ve şekillendirmeleri üzerinde durduğu “Anthropologie in pragmatischer Hinsicht” adlı eserinden bugüne, felsefi antropolojinin en temel sorularından biridir.
Kant, burada sadece insanı, “ne olduğu” açısından değil, “kendini ne hâline getirebileceği” bakımından da ele alır.
Eserinin odak noktasında Kant, insanlığı “animal rationabile” [“erziehbares Naturwesen”] yani “eğitilebilir doğal varlıklar” olarak neyin oluşturduğu, hangi imkânlara sahip olduğu sorusunun üzerinde durur.
Kant’a göre; insan, aklı sayesinde diğer insanlarla birlikte toplumda var olmaya, sanat ve bilim yoluyla kendini geliştirmeye, medenileştirmeye ve ahlâkîleştirmeye mahkûmdur. Ve, doğasının hamlığından kaynaklanan engelleri aşarak insanlığa layık olmak için aktif olarak çaba göstermeli; buradan hareketle, iyilik yapmak için eğitilmelidir.
Öte yandan, felsefî antropolojinin temel sorusu, insanın yalnızca ne olduğu değil, aynı zamanda varlık düzeni içindeki yerinin nasıl anlaşılması gerektiğidir. Bu bağlamda, insan, doğanın karşısında duran özerk bir özne midir; yoksa doğa, toplum ve kozmosla kurduğu ilişkiler içinde anlam kazanan ilişkisel bir varlık mıdır?
Modern felsefe, bu soruya çoğunlukla "özne" merkezli cevaplar üretirken, farklı düşünce gelenekleri, insanı "varlığın bütünlüğü" içinde konumlandıran alternatifler geliştirmiştir.
İşte, "Alevî düşünce" bu alternatiflerden biridir.
* * *
İnsanı yalnızca biyolojik bir varlık veya akıl sahibi bir "özne" olarak tanımlamak, insan deneyiminin bütünlüğünü açıklamakta yetersizdir.