[İsmail Engin] Yaşlılık; biyolojik yaşlanmanın sonucu ya da yaşam döngüsünün son aşaması olduğu gibi, toplumsal ilişkiler içerisinde şekillenen bir konum aynı zamanda ve kronolojik bir kategori olarak yaş; deneyim, bellek, bilgi, bakım, söz hakkı ve toplumsal tanınma ile anlam kazanıyor. Bununla birlikte, yaşlı olmak, her zaman bilgi sahibi olmak; bilgi sahibi olmak da otomatik olarak otorite sahibi olmak anlamına gelmiyor. Yaşlılığın toplumsal konumu, bireyin ait olduğu kültürel ve dini çevre içerisinde şekilleniyor.
Baştan ifade edilmelidir ki; Alevi antropolojisi,
yaşlılığın anlamını kendi özgül toplumsal, tarihsel ve ritüel bağlamı
içerisinde yeniden düşünmeyi mümkün kılıyor. Yaşlıların ne kadar yaşadıklarına
değil; sahip oldukları deneyimlerin, bilgilerin ve ilişkilerin topluluk
içerisinde nasıl bir değer kazandığına bakıyor.
Yine vurgulanmalıdır ki; Alevi antropolojisi, Alevi
toplulukları homojen bir yapı olarak ele almıyor. Bölgesel farklılıklar, ocak
ilişkileri, kentleşme, göç, eğitim, kuşak farklılıkları ve diaspora deneyimleri
Alevi pratiklerinin ve kimliklerinin farklı biçimlerde yaşanmasına yol açıyor.
O nedenle, yaşlılığı ve otoriteyi konu edinirken amacı, bütün Aleviler için
geçerli tek bir yaşlılık modeli ortaya koymak değil, farklı Alevi bağlamlarında
yaşlılığın nasıl anlamlandırıldığını ve deneyimlendiğini araştırmak oluyor.
Alevi antropolojisi açısından yaşlılık, toplumsal yaşamın
dışında kalan pasif bir dönemin dışında;. Alevi belleğinin üretildiği,
korunduğu ve yeni kuşaklara aktarıldığı bir alandır. Bu bağlamda, yaşlılar,
geçmiş ile bugün arasında aracılık eden; yaşanmış deneyimleri, ritüel bilgileri
ve topluluk değerlerini taşıyan aktörlerdir.
Ancak, Alevi antropolojisi, konuyu ele alırken,
yaşlıların ne bildiğinden çok, bildikleri şeylerin hangi koşullarda geçerli
bilgi olarak tanındığı ve ne zaman kültürel ve / veya dinî otoriteye dönüştüğü sorusundan
hareket ediyor. Ona göre; bilmek, tanınmak ve otorite sahibi olmak farklı
şeylerdir ve dernek idarecileri “henüz” “seçilmiş kültürel otorite” olarak
değerlendirilebiliyor.
Açıkça ifade edilmelidir ki; yaşlı kişi geçmişe, ritüellere, aile tarihine veya toplumsal ilişkilere dair geniş bilgi birikimine sahip olabilmekle birlikte, bu bilgi gençler, aile üyeleri, topluluk veya ritüel aktörler tarafından dikkate alınmadığında kültürel - dinî otoriteye dönüşmeyebiliyor. Zira, “otorite”, toplumsal veya dinî olarak tanınan ve sürekli yeniden müzakere edilen ilişkisel bir konumdur ve yaşlılığın kültürel ve / veya dinî otoriteye dönüşmesi, yaşın kendisinden değil, belirli bilgi biçimlerinin toplumsal - dinî olarak tanınması, meşru kabul edilmesinden kaynaklanıyor.
Öncelikle belirtmek gerekiyor ki; yaş, deneyim ve bilgi,
tanınma, meşruiyet, kültürel - dinî otorite arasında işleyen süreç “doğrusal”
bir yönü ifade etmiyor. Bir kişinin yaşı arttıkça otoritesinin otomatik olarak
artması beklenmemelidir. Yaşlılığın toplumsal - dinî anlamı, kişinin sahip
olduğu bilgi türü ve bu bilginin kim tarafından tanındığıyla birlikte oluşuyor.
O nedenle, “yaşlı” kategorisi homojen kabul edilmiyor.
Bir dede ile dede olmayan yaşlının otorite biçimleri aynı
olmayabiliyor. Keza, yaşlı bir kadın ile yaşlı bir erkeğin bilgileri aynı
şekilde tanınmayabiliyor. Köyde yüksek itibara sahip olan bir yaşlının, kentte
veya diaspora ortamında aynı otoriteyi sürdürememesi de mümkündür.
O hâlde, “aynı yaşa sahip kişiler, neden aynı kültürel -
dinî otoriteye sahip değil?” sorusu üzerinde düşünmek gerekiyor.
Yaşlıların sahip olduğu bilgi, tek kategori gibi
görülmekle birlikte, farklı bilgi biçimleri birbirinden ayrılıyor.
Örneğin, “ritüel bilgi”, cem, erkân ve ritüel
uygulamalarla ilişkilidir. “Bellek bilgisi”, aile, ocak, yerel topluluk, göç ve
geçmiş deneyimlere ilişkin anlatıları içermektedir. “Gündelik bilgi”, bakım,
yas, aile ilişkileri, dayanışma ve toplumsal davranış biçimleriyle ifade etmektedir.
“Bedensel ve pratik bilgi” bir uygulamanın, ne olduğundan ziyade nasıl
gerçekleştirileceğini bilmekle ilgilidir.
Burada önemli olan, hangi bilgilerin mevcut olduğunun
dışında “bu bilgi biçimleri arasında nasıl bir toplumsal hiyerarşi kuruluyor?”
sorusudur.
Örneğin, ritüel bilgi, kamusal otoriteye dönüşürken
kadınların bakım, yas veya aile belleğine ilişkin bilgileri, neden daha az
görünür olabiliyor? İşte bu tür sorular, Alevi antropoloğunu doğrudan toplumsal
cinsiyet ve otorite ilişkisine yönlendiriyor.
Öte yandan ve esasen; güç, otorite ve meşruiyet
birbirinden ayrılıyor. “Güç”, başkalarının davranışlarını etkileyebilme
kapasitesidir. “Otorite”, bu etkinin meşru kabul edilmesini içeriyor. “Meşruiyet”se,
belirli bir kişinin bilgisinin, sözünün veya kararının neden kabul edilebilir
görüldüğünü açıklıyor.
Bu ayrım önemlidir; zira, güçlü olmak ile otorite sahibi
olmak farklı şeylerdir. Kişi aile içerisinde güçlü olabilir; ve fakat topluluk
tarafından otorite olarak görülmeyebilir yahut tersine, resmî gücü bulunmayan
bir yaşlının sözü, topluluk içerisinde yüksek bir meşruiyete sahip olabilir. O
nedenle, “yaşlıların ne kadar güçlü olduğundan öte, hangi koşullarda otorite
olarak tanındığına” bakmak gerekiyor.
Alevi bağlamında bu süreç özellikle rızalık,
kuşaklararası ilişkiler ve toplumsal cinsiyet üzerinden işliyor.
Alevi antropolojisini, salt Aleviler üzerine yapılan
etnografik araştırmaların bir alt alanı olarak ele almamak gerekiyor. O, Alevi
toplumsallıklarının kendi kavramlarının antropolojik düşünceyle karşılaşmasını
mümkün kılan bir yaklaşım olarak da değerlendirilir. Ve bu şekilde bir
değerlendirme, ona rızalık, muhabbet, cem, yol ve erkân gibi kavramlar, inanç
odaklı kültürel unsurlar olmanın ötesinde bilgi, otorite, meşruiyet ve
toplumsal ilişki biçimleri hakkında soru üretme imkânı sağlayabiliyor.
Alevi antropolojisi, “Alevi toplumu rızalık üzerine
kuruludur” gibi önceden belirlenmiş bir sonucu kanıtlamak yerine, bu
kavramların gündelik pratiklerde nasıl kullanıldığını ve norm ile pratik
arasında nasıl bir ilişki bulunduğunu araştırıyor.
Örneğin; rızalık, eşitler arasındaki karşılıklı bir kabul
biçimi olarak ifade edilebiliyor; ve fakat yaş, toplumsal cinsiyet, ritüel
statü veya aile konumu tarafların müzakere gücünü farklılaştırabiliyor.
Alevi antropolojisi, buradan hareketle, “rızalık, eşitsiz
toplumsal ilişkiler içerisinde nasıl üretilmektedir?” sorusu üzerinde de
duruyor ve bu soru, Alevi kavramlarını “romantikleştirmeden” teorik olarak
kullanmanın temelini oluşturuyor.
Ve görülmektedir ki; Alevi toplumsallığında bilgi, inanç
ve kimlik sözlü kültür, ritüel pratikler, aile ilişkileri, cemler, anlatılar ve
yaşlı kuşakların bellekleri aracılığıyla “rızalık süreciyle” aktarılıyor.
Alevi antropolojisi için, “rızalık”, araştırılacak bir
toplumsal ilişkidir ve bilhassa bu bağlamda, “bir kişinin otoritesi, hangi
koşullarda rızaya dayalı olarak kabul edilir?” sorusunu cevaplamayı önceliyor.
Cevap, yaş ve toplumsal konumdan bağımsız tutulamıyor.
Örneğin, yaşlı ile genç, kadın ile erkek, dede ile talip,
aile büyüğü ile genç arasındaki ilişkilerde tarafların toplumsal - dinî
konumları eşit olmayabilir ve rızalık söylemi ile güç ilişkileri arasında bir
gerilim bulunabilir. Dolayısıyla, Alevi antropolojisi, rızalık kavramının nasıl
kullanıldığına, ne zaman rızalık talep edildiğine ve anlaşmazlıkların nasıl
yorumlandığına yöneliyor.
Kültürel ve dinî aktarım, çoğu zaman yaşlıların bilgiyi
gençlere aktardığı tek yönlü bir süreç olarak düşünülebiliyor. Oysa,
kuşaklararası ilişki, yaşlı ile genç arasındaki ilişkiler ağını içermiyor; hem
yaşlı ile genç hem de genç ile yaşlı arasındaki ilişkiler ağıdır. Gençler
yaşlıların bilgisini kabul edebilir, reddedebilir veya yeniden yorumlayabilir.
Yaşlılar da gençlerin yeni deneyimlerinden etkilenebilir. Bu bağlamda,
özellikle anlaşmazlık anları üzerinde yoğunlukla duruluyor.
Örneğin, “biz bunu böyle yapardık” ifadesi ile “artık
böyle yapılmıyor” ifadesi arasındaki gerilim, bir ritüelin değişiminin yanı
sıra “kimin” tutum ve davranışı - dinî inancı “tanımlama hakkı”na sahip
olduğunu da gösteriyor. Ve kuşaklararası çatışma, kültürel aktarımın
başarısızlığı değil; otoritenin müzakere edildiği bir alan olarak ortaya
çıkıyor.
Alevi antropolojisinin merkezine yerleştirilebilecek
temel kavramlardan biri, “kuşaklar arası aktarım”dır. Ancak, bu aktarımı
yalnızca “yaşlıların bildiklerini gençlere öğretmesi” şeklinde değerlendirmek
yeterli değil. Kültürel aktarım aynı zamanda bir belleğin yeniden üretilmesi
sürecidir. Yaşlı kuşak geçmişi anlatırken, genç kuşak bu anlatıyı kendi dünyası
içerisinde yeniden yorumluyor. Böylece, Alevi belleği hem korunuyor hem de
dönüşüyor.
Yine, toplumsal cinsiyet ve görünmeyen bilgi bağlamında,
yaşlı kadınların aile belleği, yas, bakım, ritüel hazırlık, gündelik etik,
aileler arası ilişkiler konusundaki bilgileri yadsınamayacak önem taşıyor.
Lakin, burada amaç kadınları “geleneğin taşıyıcıları” olarak göstermenin
dışındadır: “Kadınların sahip olduğu bazı bilgiler neden kültürel - dinî
otorite olarak tanınırken, bazıları yalnızca gündelik emek olarak görülüyor?” İşte
bu noktada toplumsal cinsiyet, bilginin değerinin nasıl belirlendiğini
açıklamak için ele alınıyor. Bu da “kim biliyor?” sorusunun yanı sıra “hangi
bilginin bilgi olarak kabul edildiğine kim karar veriyor?” sorusunun açıklığa
kavuşmasını beraberinde getiriyor.
Alevi yaşlılığı yalnızca dede figürü üzerinden
incelendiğinde önemli bir alan görünmez hâle geliyor: kadınların kültürel ve
ritüel bilgisi.
Yaşlı kadınlar, aile ve gündelik yaşam içerisinde birçok
pratiğin taşıyıcısı olabiliyor. Yemek, lokma, yas, ziyaret, bayram, doğum,
evlilik, ölüm ve aile belleğine ilişkin bilgiler çoğu zaman gündelik hayat
içerisinde öğreniliyor ve uygulanıyor. Bu bilgiler, her zaman kurumsallaşmış
veya “dini bilgi” olarak adlandırılmış olmayabiliyor. Buna rağmen, topluluğun
kültürel sürekliliğinde önemli bir rol oynuyor.
O nedenle, Alevi antropolojisi açısından “kim bilgi
taşıyıcısıdır?” sorusu önemlidir. Dede ve diğer erkek otoritelerin yanında,
yaşlı kadınların deneyimlerini de araştırmanın merkezine almak, Alevi
toplumsallığının daha dengeli anlaşılmasını sağlıyor.
Alevi toplumsallığında yaşlılığın antropolojik açıdan
incelenmesinde, dede ve ana figürleri önemli bir başlangıç noktası oluşturuyor.
Dede, yalnızca belirli bir yaşa ulaşmış erkek birey anlamında
değerlendirilmemelidir. Dede figürü, Alevi inanç ve toplumsal örgütlenmesi
içerisinde bilgi, otorite, ritüel ve bellek ile ilişkili bir konuma sahiptir.
Dede figürü; ritüel bilgi, topluluk ilişkileri, soy ve
ocak bağlantıları, ahlâkî otorite ve tarihsel bellek gibi farklı boyutların
kesiştiği bir konumda değerlendirilebilir. Ancak dede ile yaşlılık aynı şey
değil. Her yaşlı birey dede olmadığı gibi, dedeliğin anlamı da yalnızca
biyolojik yaş üzerinden açıklanamıyor.
Yaşlı dedelerin taşıdığı bilgi; cem yürütme ve erkân
bilgisiyle sınırlı tutulamıyor. Ocaklara ilişkin anlatılar, soy ve akrabalık
ilişkileri, geçmişte yaşanan olaylar, göçler, topluluklar arası ilişkiler ve
Alevi inanç dünyasına ilişkin sözlü bilgiler de bu belleğin parçası olarak,
yaşlı dedelerin anlatılarında, Alevi topluluklarının geçmişini anlamak
açısından önemli kaynaklar sunabiliyor.
Antropolojik araştırma, dedenin anlatısını doğrudan
“topluluğun gerçeği” olarak kabul etmek yerine, bir bellek ve otorite biçimi
olarak ele alıyor. Dedenin anlattığı geçmiş ile genç kuşakların aynı geçmişi
nasıl hatırladığı veya yorumladığı arasındaki farklılıklar da araştırmanın dikkate
değer önemli bir öbeği oluyor.
Alevi antropolojisi, yaşlılığı, Alevi ritüel otoritesinin
önemli bir biçimini temsil eden “Dede otoritesi”nin ötesinde ele alıyor ve
değerlendiriyor. Bunun için “ritüel otorite”, “ahlâkî otorite”, “bellek
otoritesi”, “ailevi otorite” ve “pratik bilgi otoritesi”ne bakarak dede olmayan
yaşlıların toplumsal - dinî konumu da görünürleştiriyor.
Örneğin, yaşlı bir kadın cem yürütmeyebilir; ve fakat
yas, bakım veya ritüel hazırlık konusunda belirleyici bir bilgiye sahip
olabilir. Burada, onun otorite sahibi olup olmamasının dışında “hangi bağlamda,
hangi bilgi üzerinden ve kimler tarafından otorite olarak tanınıyor?” sorusunun
üzerinde durmak önem taşıyor.
Alevi toplumsallığında bilgi, yalnızca yazılı kaynaklarda
bulunuyor. Sözlü aktarım, ritüel katılım, gündelik pratikler, aile ilişkileri
ve topluluk içerisindeki deneyimler bilginin aktarılmasının önemli yolları. Bu
durum, yaşlı bireylere kültürel süreklilik açısından özel bir konum
kazandırabiliyor.
Yaşlı bireylerin belleğinde aile geçmişleri, göç
hikâyeleri, yerel topluluk ilişkileri, ritüel deneyimleri, geçmişte yaşanan
toplumsal olaylar ve gündelik yaşam pratikleri bulunabiliyor. Ancak bu
bilgilerin “yaşlılarda bulunan ve gençlere aktarılan değişmez bir kültür”
olarak düşünülmesi doğru değil. Zira, bilgi her aktarımda yeniden yorumlanıyor.
O nedenle, antropolojik açıdan asıl soru, hangi bilginin
aktarıldığından çok, bilginin kim tarafından, hangi bağlamda ve hangi otorite
ilişkileri içerisinde meşru kabul edildiğidir.
Diğer yandan, yaşlılıkla “kültürel ve / veya dinî
otorite” arasındaki en önemli bağlardan biri bellek. Alevi antropolojisi,
belleği geçmişin birebir korunması olarak görmüyor. “Yaşanmış geçmiş” ve
“hatırlanan geçmiş” ile “anlatılan geçmiş” arasındaki farklara bakıyor. Zira,
yaşlı birinin geçmişi anlatma biçimi, bugünkü toplumsal ve / veya dinî
konumuyla ilişkili olabiliyor.
Alevi antropolojisi, benzer şekilde, geleneği “değişmeden
aktarılan bir miras” şeklinde ele almıyor. “Bizim geleneğimiz budur” ifadesi,
geçmişe ilişkin bir bilgi olabileceği gibi, “bu konuda konuşma ve karar verme
hakkı bende” şeklinde bir “otorite” iddiası taşıyabiliyor. Ve o nedenle, Alevi
antropolojisinde “gelenek”, geçmişin aktarılması kadar geçmiş üzerinde söz
söyleme hakkının müzakere edildiği bir alan.
Bu perspektiften bakıldığında, yaşlı dedelerin ve
kadınların anlatıları, geçmişe ilişkin kişisel hatıralar olmanın ötesinde, Alevi
belleğinin nasıl oluşturulduğunu, nasıl korunduğunu ve nasıl dönüştüğünü anlaşılmasını
sağlayan antropolojik verilerdir.
Cem, Alevi toplumsallığında kuşaklararası ilişkilerin
gözlemlenebileceği önemli ritüel bağlamlardan biri. Ancak, cem yalnızca
geçmişten gelen bir geleneğin tekrarlandığı bir alan olarak görülmemelidir.
Cem sırasında kim konuşur, kim dinler, kim ritüele
katılır, hangi bilgiler aktarılır ve gençler bu bilgileri nasıl yorumlar? soruları,
ritüelin aynı zamanda bir öğrenme ve toplumsallaşma alanı olduğunu gösteriyor.
O hâlde, yaşlı kuşaklar ile genç kuşaklar arasındaki
ilişki, basit bir “bilgi aktarımı” modelinden daha karmaşıktır. Yaşlılar geçmiş
deneyimlerini aktarırken, gençler değişen toplumsal koşulların etkisiyle
ritüellere yeni anlamlar kazandırabiliyor. Böylece Alevi kültürü aktarılmakla
kalmıyor; her kuşakta yeniden üretiliyor.
Bu noktada, sözlü tarih çalışmaları önemli bir bakış
açısı sunuyor. Yaşlı dedeler, analar ve diğer topluluk üyeleriyle yapılacak
derinlemesine görüşmeler aracılığıyla “Geçmişte Alevi olmak ne anlama
geliyordu?”, “Ritüeller nasıl gerçekleştiriliyordu?”, “Bilgi kimden
öğreniliyordu?”, “Göç ve kentleşme Alevi yaşamını nasıl değiştirdi?” gibi
sorulara cevaplar aranabilir.
Alevi antropolojisinin merkezine yerleştirilebilecek
temel kavramlardan biri “kuşaklar arası aktarım”dır. Ancak, bu aktarım
“yaşlıların bildiklerini gençlere öğretmesi” şeklinde değerlendirilmemelidir.
Kültürel aktarım, aynı zamanda bir belleğin yeniden üretilmesi sürecidir. Yaşlı
kuşak geçmişi anlatırken, genç kuşak bu anlatıyı kendi dünyası içerisinde
yeniden yorumluyor. Böylece Alevi belleği hem korunuyor hem de dönüşüyor.
Alevi antropolojisi, yaşlılık bağlamında “Alevi
toplumsallıklarında yaşlıların bilgi ve deneyimleri hangi koşullarda meşru
kültürel ve / veya dinî otorite olarak tanınıyor; bu tanınma rızalık, toplumsal
cinsiyet ve kuşaklararası müzakere tarafından nasıl şekillendiriliyor?”
konusunu irdeliyor. Bunun için de şu soruları soruyor: “Hangi bilgi biçimleri
yaşlılar açısından kültürel ve / veya dinî otorite üretiyor?” “Rızalık,
yaşlıların otoritesinin kabul edilmesi veya sorgulanmasında nasıl işlev görüyor?”
“Yaşlı kadınların ve erkeklerin bilgi ve otorite biçimleri genç kuşaklarla
ilişkilerinde nasıl farklılaşıyor?”
Burada, göç ve dijitalleşme, bu ilişkilerin değiştiği
bağlamlar olarak değerlendiriliyor.
Dolayısıyla, Alevi antropolojisi, “Alevi toplumunda
yaşlılık nasıl yaşanıyor ve Alevi yaşlılar geleneği ve / veya dinî nasıl aktarıyor?”dan
ziyade “Alevi toplumsallığında “Alevi toplumsallığında yaşlıların bilgisi hangi
koşullarda kültürel otoriteye dönüşüyor ve yaşlılar belleğin, ritüel bilginin
ve topluluk kimliğinin kuşaklar arasında aktarılmasında nasıl bir rol oynuyor?”
üzerinde yoğunlaşıyor.
Alevi antropolojisi, bilginin nasıl tanındığını ve
otoriteye nasıl dönüştüğünü ayrıntılı biçimde ortaya koyabilmek ve bütün
bunları ele alabilmek, inceleyebilmek için nitel, etnografik ve karşılaştırmalı
araştırma yapıyor ve şu sorulara da cevap arıyor:
“Yaşlılık Alevi topluluklarında nasıl tanımlanıyor?” “Yaşlıların
hangi bilgileri değerli kabul ediliyor?” “Dede ve ana figürlerinin bilgi ve
otoritesi nasıl kuruluyor?” “Yaşlı kadınların hangi kültürel bilgilerinin
görünür, hangilerinin görünmez kaldığı söylenebilir?” “Cem ve diğer ritüeller
kuşaklararası öğrenme açısından nasıl işliyor?” “Ölüm, yas ve rızalık
pratikleri kuşaklar arasında nasıl değişiyor?” “Genç kuşaklar yaşlılardan
öğrendikleri Alevi pratiklerini nasıl yeniden yorumluyor?” “Kentleşme, göç ve
dijitalleşme yaşlıların kültürel otoritesini nasıl dönüştürüyor?” “Yaşlıların
geçmiş anlatıları ile gençlerin Alevilik deneyimleri arasında hangi
süreklilikler ve kopuşlar bulunuyor?”...
Bununla birlikte, yaş, toplumsal cinsiyet ve ritüel statü
bakımından karşılaştırılabilir farklı deneyimler elde edebilmek için belirlenen
örneklem, istatistiksel temsil amacı taşımıyor.
Yaşlılarla yaşam öyküsü görüşmelerinde çocukluk, aile,
göç, Alevilikle ilişkilenme, ritüel deneyimler, bilgi edinme, gençlerle
ilişkiler, yaşlanma üzerinde duruyor. Kuşaklararası görüşmelerde yaşlıların
anlattıkları deneyimleri, gençlerin anlatılarıyla karşılaştırıyor. Cem,
muhabbet, toplantı, anma ve gündelik etkileşimleri gözlemliyor. Kim konuşuyor,
kim dinliyor, kime danışılıyor, kimin sözü kararı etkiliyor sorularını irdeliyor.
Etkileşim içerisinde görünür hâle gelen bir ilişki olan
“otorite”ye özgü “otorite anları”nın analizini yapıyor; burada görüşüne
danışılan kişinin sözünün kabul edilmesi, itirazla karşılaşması, gençler
tarafından sorgulanması, “geleneği” ve dinî inancı tanımlaması, bir
anlaşmazlıkta arabulucu olması gibi durumlar inceleniyor.
Bununla, “bu kişi otorite sahibi midir?” sorusundan, “bu
kişi hangi durumda, kimin karşısında ve hangi bilgi üzerinden otorite olarak
kabul ediliyor?” sorusuna geçiş yaparak durumu anlamaya çalışıyor.
Bilgi, tanınma, meşruiyet, otorite, rızalık, kuşak,
toplumsal cinsiyet, bellek, gelenek, dinî inanç ve temsil konularındaki verilere,
ortaya çıkan yeni kavramları ve beklenmeyen karşılaşmaları da dahil ediyor.
Bilginin bulunduğu ve fakat otoritenin oluşmadığı
durumlar ile bilginin tanındığı ve otoriteye dönüştüğü durumları göz önüne alıp
karşılaştırarak, yaş ile kültürel ve dinî otorite arasındaki ilişkinin
mekanizmasını, bilginin üretildiği ilişkinin bir parçası olan araştırmacının
sahadaki konumunun üretilen bilgiyi etkilediğini, yadsımadan analiz ediyor.
Yaşlılığın doğal olarak otorite ürettiği varsayımını
sorgulayarak; rızalık, muhabbet ve cem gibi kavramlarını bilgi ve meşruiyet
üzerine düşünme araçları olarak ele alıyor. Otoritenin tanınma, meşruiyet ve
müzakere süreçlerinden “nasıl” üretilebildiğini veya üretilebileceğini araştırıyor.
Alevi toplumsallıklarında yaşlılığın, kendiliğinden bir
bilgelik veya kültürel ve / veya dinî otorite kaynağı olup olmadığının;
yaşlılığın otoriteye “nasıl” dönüştüğünün veya dönüşüp dönüşmediğinin; hangi
bilgi biçimlerinin toplumsal olarak tanınmasına ve meşru kabul edilmesine bağlı
olduğunun anlaşılmasına yol açarak; rızalığın ilişkiler içerisinde sürekli
müzakere edilen bir meşruiyet biçimi olarak incelenmesini mümkün kılıyor. Zira,
yaşlıların sahip olduğu deneyim, bilgi, bellek ve toplumsal ilişkilerin
kendiliğinden otorite üretmiyor; bilgi, ancak belirli toplumsal, kültürel ve /
veya dinî koşullarda tanındığında meşru kabul edilebiliyor ve otoriteye
dönüşebiliyor. Ve yaşlılık, bilgi, meşruiyet, rızalık, toplumsal cinsiyet ve
kuşaklararası müzakerenin kesiştiği dinamik bir toplumsal ve / veya dinî konum
olarak yeniden düşünülüyor. |
@ismailenginhd [16.8.2026]
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder