[İsmail Engin] Herkesin kendine göre bir töreni, kendine göre bir “biz”i ve doğal olarak bir de “onlar”ı var. Alevi-Bektaşi dünyasındaki tartışmaların belki de en temel sorunu tam burada düğümleniyor.
İnanç tanımından etnik kimliğe, siyasetten örgütlenmeye, dinî yapılardan anma törenlerine kadar hemen her başlıkta farklı kamplar, farklı temsil iddiaları ve farklı “biz”ler [ve “onlar”] bulunuyor.
İnanç açısından Aleviliği İslam içinde görenler de var,
İslam dışında tanımlayanlar da. Şamanist, Zerdüşt, kadimci veya gelenekçi
referanslarla açıklayan yaklaşımlar cabası. Etnik kimlik söz konusu olduğunda
Türk[men], Kürt, Arap ve başka kimlikler öne çıkıyor. Siyasette farklı partiler
ve siyasi çizgiler üzerinden ayrışmalar belirginleşiyor.
Dinî yapıların çeşitliliğini ise birkaç başlıkla anlatmak
neredeyse mümkün değil.
Örgütlenme alanındaki tablo da bundan farklı değil.
Kimi Belediyeler, dernek ve federasyonlar ile vakıflar
bir tarafta; Kültür ve Turizm Bakanlığı ile ilişkili yapılar ve başka dernek,
federasyon ve vakıflar diğer tarafta. Etkinlik afişlerinde destekçiler
belirtilirken, kiminin Belediye logosu, kiminin Kültür ve Turizm Bakanlığı
logosu bulunuyor. Belediyenin de devletin bir aygıtı olduğu unutulup yüksek sese
“devlet Alevisi değiliz, olmayacağız” diyenler görülüyor.
Anma törenlerinde ortak bir zeminden çok, belediyeler, bakanlıklar ve farklı örgütlerin ayrı ayrı düzenlediği etkinliklerle karşılaşıyoruz. Yarın bunlara ödüller de eklenebilir. Zira, herkesin kendine göre “barış gönüllüsü”, “âkili”, akademisyeni, yazarı, çizeri, hatta ansiklopedisti, “YouTuber”i, “Influencer”i, “web tv”si, “Dede”si ve “Baba”sı, “talibi” ve “üyesi” var; üstelik bunların önemli bir bölümü sadece kendisi - üyesi, talibi vb. adına değil, yine “herkes adına” konuşma iddiasında.
İşte, tam da bu noktada “dergâhlarımızı istiyoruz”
kampanyaları, hızla ve dijital medya kanalları aralığıyla sosyal medyada devreye
sokuluyor, gündeme geliyor.
Velâkin konu, dergâhlar yahut tekkeler üzerinden daha
çetin - çetrefil bir hâl alıyor.
“Dergâhlarımız” ya da “Tekkelerimiz” denildiğinde, bu
“biz” kim?
Çelebiler, bölük pörçük. Hacı Bektaş
Tekkesi’inin dahi statüsünün Alevi Çalıştaylarında nasıl konuşulduğu, kimlerin
hangi talebi dillendirdiği unutuluyor. Nazeninler kendi aralarında ayrışmış
durumda. Alevi-Bektaşi dünyasında birini diğerini “düşkün” ilan ettiği,
birbirini “deşifre” veya “teşhir” ettiği, yetmediğinde “asimilasyoncu” diye
suçladığı bir ortamda ortak bir temsil makamından söz etmek ne kadar mümkün yahut
gerçekçi?
O hâlde bu tekkeler kime verilecek?
Ve daha temelden bir soru: Tekkedeki posta Dede mi
oturacak, Baba mı?
Garip Dede örneği üzerinden bakıldığında bile bu
soruların ne kadar karmaşık olduğu görülüyor. Postta kim var? Nazenin Bektaşi
posta oturmak istedi de oturmadı mı? Yoksa bizim bildiğimizden farklı bir durum
mu mevcut?
Belki de daha önceden asıl tartışılması gereken, “tekke kimin olacak?” sorusundan evvel “Biz” dendiğinde, bu “Biz”in gerçekten “kimi kapsadığı” hususu. Zira, herkes kendi “Biz”ini kuruyor ve o “Biz” adına konuşuyorsa, önce ortak bir “Biz”in gerçekten var olup olmadığını konuşmak - anlamak gerekiyor. Yoksa, tekkenin anahtarının birilerine verilmesiyle sorun çözülmüyor. Anahtar kime verilirse verilsin, kapının dışında kalanlar mutlaka “onlar” olacak.. Dolayısıyla, “Biz”in sınırlarını kimin, hangi hakla çizdiğini önceden sor[gula]mak önem taşıyor. | @ismailenginhd [11.8.2026]
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder