Bu Blogda Ara

4 Nisan 2014 Cuma

Nuran Elmacı ve Sağlık Antropolojisi veya Erkek Egemen Bir Toplumda / Kültürde Kadın Sorununa Analitik – Alternatif, Antropolojik Bir Bakış

[İsmail Engin] "Ülkemizde sağlık antropolojisi ile ilgili araştırmalar çok yenidir. Bu araştırmalar hızlı bir şekilde artacaktır. Çünkü bir taraftan yeni antropoloji bölümleri açılmakta, sağlığa duyulan ilgi artmakta, diğer taraftan değişen koşullara ve sosyal yapımıza uyan sağlık modelleri denenmektedir. Bu kitapta yer alan makaleler halk sağlığı sorunlarının antropolojik açıdan nasıl inceleneceğini gösteren örneklerdir. Aynı zamanda bu makaleler halk sağlığı sorunlarının köklerinin nerelerde olduğunu araştıran, sağlık sorunlarının toplumdaki hâkim davranış kalıplarından ve toplumsal değişmelerden nasıl etkilendiğini gösteren örneklerdir."

deniyor, Nuran Elmacı'nın hazırladığı "Sağlık Antropolojisi" adlı eserinin arka kapağında...

"Önsöz"de Nuran Elmacı,"toplumsal yapı ve kültürel anlayışlar sağlık hizmetlerinin kabul edilmesinde önemli rol oynamakta, hatta hizmetin ne kadar alınacağının / alınmayacağının sınırlarını belirlemektedir. Bazı makalelerde de hastalıklara karşı insan davranışını anlayabilmek için inanışların önemine değinilmektedir. Çünkü inanışlar hastalık ve sağlıkta önemlidir." (s. 5) görüşlerini kayda alıyor ve kitabın amacının "sağlıkçıların dikkatini içinde çalıştıkları toplumun yapısına ve kültürel etkenlere çekmek" olduğunu (s.6) vurguluyor. Yazara göre, "kitap içerisinde yer alan bilgiler, sağlıkçıların topluma hizmet verirlerken hizmeti engelleyen engellerden haberdar olmaları, farklı anlayışlarının olabileceğini akıllarında tutmaları gerektiğinin örnekleridir." (s. 6)

"Sağlık Antropolojisi" adlı eser, "Önsöz" ve "Giriş" kısmı hariç, "Antropoloji, Kültür, Sağlık Antropolojisi", "Tıbbı Antropoloji Araştırma Örnekleri", "Geleneksel Tedavinin Sosyal ve Kültürel Temelleri" ile "Sağlık Eğitimi: Sosyal ve Kültürel Kalıpların Önemi" başlıklı dört ana bölümden oluşuyor. "Sağlık - Hastalık - Kültür İlişkisini İnceleyen Sağlık Antropolojisi ile İlgili Türkçe Kaynaklar" da ekte okura sunuluyor.

Ana hatlarıyla Diyarbakır yöresini ele alan eserin, "Giriş" kısmında yer alan – kırsal kesimde bebeklere ilk altı ayda su verilmemesi, bebeklerin altına bez yerine toprak bağlanması, lohusalık dönemindeki "kırk basması", "al basması", "kırkı çıkma", köylülerin parazit tanısı için "gaitalarını" vermemeleri, kan vermeye karşı isteksizlik, kadınların gebeliklerini saklamaları, ishalli çocuklara ORS verilmemesi vb. – nedenlerin araştırmacının sağlık antropolojisi alanında yaptığı ilk incelemeler olduğunu öğreniyoruz. Kuşkusuz, bu hususlar, aynı zamanda Türkiye'de sağlık antropolojisi veya tıbbi antropolojinin bir bilim dalı olarak ortaya çıkış ve gelişim nedenleri de...

Ahmet Gençler'in Diyarbakır Tıp Fakültesi'nde hazırladığı "Diyarbakır ve Çevresinde Sosyalleştirilmiş Sağlık Hizmetlerini Etkileyen Toplumsal ve Kültürel Faktörler" (1974) adlı doktora tezinin akabinde aynı fakültede hazırladığı ve savunduğu "Diyarbakır Kentinin Üç Farklı Köysel Grubunda Doğumla İlgili Değer ve Tutumlar" başlıklı doktora teziyle, Türkiye'da sağlık antropolojisi alanındaki çalışmaları başlatan ve geliştiren araştırmacı Nuran Elmacı, zaman içerisinde kadın sağlığını etkileyen sorunların, örneğin akraba evliliklerinin, erken yaş evliliklerinin, aile içi şiddetin, intiharların da irdelenen konular arasına girdiğini (s. 17); bunlara obezite, yaşlılık, cinsel hastalıkların, narkotik alışkanlıkların, alkolizmin eklemlendiğini belirtiyor.

İlk bölümde antropoloji, fizik antropoloji, sosyal antropoloji ve uygulamalı antropoloji hakkında bilgiler veren yazar, kültür kavramı ve kültür kavramının özellikleri, kültürel boşluk, bütünleşme ve foksiyonalist yaklaşım hakkında genel bilgileri okurla paylaşıyor. Keza, "kültür nasıl incelenir" alt başlığında katılarak gözlem tekniğine değinirken, karşılaştırmalı olarak niteliksel ve niceliksel araştırmaların özelliklerini tablolaştırarak veriyor. Antropologların bakış açılarına "Antropolojik ilkeler" alt başlığında yer veren yazar, bunları "etnosentrizm", "kültürel görelilik", "evrensellik" ve "bütüncül yaklaşım" olarak sıralayıp, ana hatlarıyla okura yansıtıyor.

13 Mart 2014 Perşembe

Ön-Asya Etnografyası - Köylerimiz: 1970'te Adıyaman'da Bir Kürt Köyü - Rezip ya da Bugünkü Adıyla, Kayatepe

Rezip [Kayatepe Köyü] - Kuyucak, Adıyaman (1970)
/ Havva & İsmail Engin koleksiyonu

KanalKultur] - Adıyaman merkez ilçesi Kuyucak bucağına bağlı Sünni bir Kürt köyü Rezip [Koord: 38° 16' 53'' D, 37° 52' 21'' K]. Temecük tepesinin güneyine bakan eteğinde, yaklaşık 350 yıl önce kurulduğu tahmin ediliyor. Köylünün anadili Kürtçe, tali dili Türkçe. "Rez" = "Bağ", "Rezip" = "Bağlık yer" anlamına geliyormuş.

Bir yerleşim birimi olması, köyde anlatılan Hasan Çelebi söylencesiyle örtüşüyor. Suriye'de kurak bir yerleşim yerinde Çelebikköyü'nde hayvancılıkla uğraşan Hasan Çelebi ve onun etrafında örülen söylencesi, köyün kuruluşunu anlatıyor:

Rezip [Kayatepe Köyü] - Kuyucak, Adıyaman (1970)
/ Havva & İsmail Engin koleksiyonu

Kuraklık ve susuzluk neticesinde göç eden Hasan Çelebi ve ailesinin yolu, önce Kuyucak  civarına düşer. Oradan Bağdat'a... Bağdat'tan tekrar Kuyucak yöresine dönen Hasan Çelebi, orada yeniden evlenir ve yeni eşinden beş çocuğu olur. Ailesiyle, bağlık bir yer olan Rezip köyünü kurar...

Kışları soğuk olan köy; Kır, Koda, Ömeran, Sıla ve Pir, Mumka, Cuma ve İrık mahallelerinden oluşuyor.

Sıcakpınar tepesinin eteğinde arada toprak kayması meydana geliyor...

Dağlık alandaki köy yerleşiminde evler, eski konutlar dışında genelde iki katlı. Konutlar ya birarada, bitişik ya da tek tek; ilk kat ahır, ikinci kat oturulacak alan şeklinde kullanılıyor.

Rezip Köyü'nün evlerinin dış duvarları tamamen taştan, iç duvarları kerpiçten yapılmış, yapılıyor...

Rezip [Kayatepe Köyü] - Kuyucak, Adıyaman (1970)
/ Havva & İsmail Engin koleksiyonu

Tek katlı olarak inşa edilmiş eski konutlar, tek odalı ve penceresiz... Pencere yerine bırakılmış iki veya üç delik, pencerenin işlevini görüyor. Ocak odanın ortasında bulunuyor ve bacada tabii ki, damın ortasında. Yavaş yavaş bu konutlar terkedilmeye başlanmış... Zahire ve araç-gereçin konulduğu yerler haline dönüştürülmüş.

İki katlı evlerde demir kafeslerle örülmüş pencereler var... İkinci kat genelde iki odalı yapılmış. Onun yanı sıra üç, dört odalı evler de göze çarpıyor...

Rezip [Kayatepe Köyü] - Kuyucak,
Adıyaman (1970)
/ Havva & İsmail Engin koleksiyonu

Konutların içinde hela nadiren görülüyor. Konuta bitişik bahçede helâ yer alıyor.

1955 yılından itibaren toprağın bölünmesi, kan davası gibi nedenlerle ova köylerine, Adıyaman, Adana ve Mersin'e göç veren köyün halkı rençberlikle yaşamını devam ettiriyor... Köyde ekime elverişli 350 dönüm toprak bulunuyor.

4 Mart 2014 Salı

Ön-Asya Etnografyası - Köylerimiz: Filibe, Lofça, Eski Zağra ve Karlıova'dan Kırklareli'ye - "Dolhan Köyü"

Dolhan Köyü - İnece, Merkez, Kırklareli (1972)
/ Havva & İsmail Engin koleksiyonu

KanalKultur] - Kırklareli, Merkez İnece bucağına bağlı bir köy Dolhan [Koord: 27° 1' 26'' D, 41° 44' 58'' K].

"93 Harbi" olarak anılan Osmanlı - Rus Savaşı'nın akabinde (1878'den sonra) Bulgaristan'dan Filibe [Област Пловдив], Lofça [Област Ловеч], Eski Zağra [Стара Загора] ve Karlıova'dan [Карлово]; Balkanlar'dan Ön-Asya'ya ricat eden Türkler, "eski" Bulgaristan Türkleri, köyü kurmuş.

Dolhan Köyü - İnece, Merkez, Kırklareli (1972)
/ Havva & İsmail Engin koleksiyonu

Kökenlerinin Oğuzların Kayı Boyu'ndan geldiğini belirtiyorlar ya da buna "inanıyorlar"... Sünni ve Hanefiler...

İlk köyü kuranlar arasında Filibeli Mahmut Ağa ile Lofçalı Raşit Ağa sayılıyor... Sonra (Eski) Zağralı Eyüp Ağa ile Karlıovalı İsmail Ağa onlara ekleniyor...

Köyün yerleşim yerinde, önceleri "Dul Kadın Hanı" varmış. Kırklareli'den Edirne'ye giden veya Edirne'den Kırklareli'ye gelen yolcular, buradaki handa konaklarmış. Han da sahibiyle anılıyormuş... Mahmut ve Raşit Ağalar, Dul Kadın Hanı mevkiini yerleşim yeri olarak mesken tutunca, kurulan yeni köyün adını oradaki han vermiş. Zamanla "Dul Karı Hanı", "Dulhan"a dönüşmüş...

Dolhan Köyü - İnece, Merkez, Kırklareli (1972)
/ Havva & İsmail Engin koleksiyonu

Köy, "Milli Mücadele" esnasında Yunanlılar tarafından işgal edilince, Yunan çeteciler tarafından yakılmış. Bunun üzerine halkı veya ahalisi de köyü bir süre terketmiş; bir kısmı Anadolu'ya, Çanakkale'ye Biga kasabasının köylerine göçmüş... Kalan kısmı da ormanlık alanda geçici bir süre için barınmış; savaş sona erince yeniden köye dönmüş...

24 Şubat 2014 Pazartesi

Ön-Asya Etnografyası - Köylerimiz: Diyarbakır'da Bugünkü Bir Kürt Köyü - Seren

Seren [Köyü] - Hani, Diyarbakır (1980)
/ Havva & İsmail Engin koleksiyonu

KanalKultur] - Diyarbakır'ın Hani ilçesine bağlı, dağlık bir alanda kurulmuş bir köy Seren [Koord: 40° 30' 28'' D, 38° 24' 14'' K]. Bugün Sünnî - Şâfiî Kürtlerle meskûn… Seren'de konuşulan anadil "Kürtçe", tâlî dil "Türkçe"... Tâlî dil, okulda ve askerlik döneminde öğreniliyor...

Köy, 1925 yılındaki Şeyh Said İsyanı'na etkin olarak katılımıyla dikkati çekmiş.

Eski adı "Serder"miş ["Serdê"]... 1964 yılına gelindiğinde ismi Hükümet tarafından değiştirilmiş, "Seren" olmuş.

Aslında bir Ermeni yerleşimi...

İlk yerleşimin ne zaman olduğu, nasıl olduğu ve yerleşim yerinin kimler tarafından kurulduğu bilinmiyor. Bilinen şey; Ermenilerin köy halkını oluşturduğu; zamanla Sünnî - Şâfiî Kürtlerin de yerleşik nüfus arasına katıldığı.

Seren [Köyü] - Hani, Diyarbakır (1980)
/ Havva & İsmail Engin koleksiyonu

"Büyük Felaket" sonucunda Ermeni nüfus azalmış. 1921 yılına gelindiğinde Sünnî - Şâfiî Kürtlerle Ermeniler arasındaki "çatışmalar"ın ardından köyde Ermeni nüfustan sadece kimi "coğrafi" isimler dışında eser bile kalmamış... "Garo", "Sarkis", "Mahle" gibi Ermenice isimler, artık "yeni sahipleri"nce, "tarlaları"nın coğrafi  sınırlarını ve yerlerini belirtir olmuş.

1925 Şeyh Said İsyanı, köyde yeni bir göç dalgasını getirmiş. Şeyh Said'e aktif destek veren köy halkı, bu desteğinin bedelini de bir şekilde ödemiş. Köyün mâkûs tâlihi bu kez Hükümet güçlerinin müdahalesine maruz kalmış. Köy 3 kez ard arda yakılmış.

Hükümetin gazabına uğrayanlar, köy mezarlığında ebedî istirahatla cezalandırılmış. Kaçabilenler dağa sığınmış. İsyan yatıştıktan sonra, dağa sığınanların bir kısmı; köyüne geri dönmüş; yıkılan - yakılan konutlar yeniden yapılmış... Dağa sığınanlardan geriye dönmeyenleri de 1928'de Suriye'de ve Irak'ta soluğu almışlar. Günümüzde köyün Suriye ve Irak'taki birinci dereceden akrabaları da bu şekilde oluşmuş...

21 Şubat 2014 Cuma

Ön-Asya Etnografyası - Köylerimiz: Dobruca'dan Ankara'ya, Eski Bir Tatar Köyü - Ballıkpınar

Ballıkpınar [Köyü] - Gölbaşı, Ankara (1968)
/ Havva & İsmail Engin koleksiyonu

KanalKultur] - Kökenleri Kırım'a uzanan; Romanya'nın Dobruca [(Rumence: Dobrogea; Bulgarca: Dobrudja, Добруджа] yöresinden sökün edip Türkiye'ye İç Anadolu'ya, Ankara yöresine ulaşan Müslüman Tatarların oluşturduğu bir yerleşim birimi Ballıkpınar.

Kuzey Dobruca, 93 Harbi'nin akabinde; 1878'de imzalanan Berlin antlaşmasından sonra oluşan Romanya idaresine bağlandı. Burada azınlıkta kalan ve Türk unsurları olarak görülen / nitelenen Müslüman Tatarlar siyasi haklarından yoksun kaldı; Rumenceyi öğrenmede büyük sıkıntılar yaşadı.

Kuzey Dobruca'daki Müslüman Tatarların bir kısmı, gemilerle Köstence [Rumence: Constanța], Varna [Bulgarca: Варна], Balçık [Bulgarca: Балчик] ve Kavarna'ya [Bulgarca:  Каварна]; bir kısmı İstanbul, Sinop, Sansun, Zonguldak iskelelerine ulaştı.... Zaten sürekli göçler, Dobruca'nın yazgısı.

Ruslarla Osmanlılar arasındaki savaşlarda Dobruca'nın çoklukla el değiştirmesi; 15. yüzyıldan beri ahalisinin büyük çoğunluğunu oluşturan Müslüman Tatarların yağma, kundaklama ve baskınlar neticesinde sık sık Osmanlı ordusuyla birlikte güneye çekilmelerine yol açmış. Onların bir kısmı barış dönemlerinde tekrar Dobruca'nın kuzeyine dönmüş; dönmeyenler ise Rumeli'de ve orada kalmayanlar Anadolu içlerinde yerleşmiş. Tabii ki bunlar; tifo, tifüs, dizenteri ve uyuz gibi hastalıklardan da sağ kalanlarmış...

Dobruca'da henüz yok olmamış harabeler veya daha kırıl(a)mamış mezar taşları, tarihin ve göçlerin; ora(lar)da kimlerin yaşadıklarının ve göçlerin yol güzargahlarının tanıkları; savaşlardan, mübadelelerden, yangınlardan, yıkımlardan nasibini almış "göçmenlerin" abideleri olarak duruyor...

22 Aralık 2013 Pazar

Türkiye'de İnanç Coğrafyası Çalışmaları Üzerine

 
[İsmail Engin] Türkiye'de "İnanç Coğrafyası"na ilişkin demografik veriler, zaman zaman merak edilir. Buna yönelik olarak, gerek medya ve sivil toplum kuruluşları, gerekse kimi akademik çevrelerde, veri tabanı oluşturma çabaları görülür.

Söz konusu 'çabalar', bugün 'kimiz, neyiz' sorusu / sorunu üzerine yoğunlaşıp, anketler hazırlatan medyanın ve kimi sivil toplum kuruluşlarının yanı sıra, Osmanlı döneminde de 'kimdirler, nedirler' konusuna eğilen yabancı seyyahlar aracılığıyla vardı.

Justin McCarthy bu meyanda, Osmanlı'nın özellikle İslamiyet içindeki farklılıkları kaydetmekten kaçındığını ve istatistiksel olarak bütün Müslümanları bir grupta toplayarak gösterme yoluna gittiğini; gayrimüslimleri Rum, Ermeni, Yahudi veya Rum Ortodoks, Ermeni Gregoryen, Katolik, Protestan gibi sınıflandırdığını vurgular.

'Müslümanlar içindeki farklılıklar' gözetilerek Sünni, Alevi ve Şii nüfusun kaydedilme çalışmaları, 19. yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı coğrafyasını gezen yabancı seyyahların gezi raporlarıyla ortaya çıkar. Bunlar bilhassa belirli bölge veya yöreyi kapsar.

Cumhuriyet döneminde, önceleri Anadolu, ardından da Türkiye geneline yönelik "inanç coğrafyası"yla ilgili veri tabanlarını "genellemeler" oluşturur. Burada özellikle Alevi nüfusa yönelik olanlar kaydedilmelidir. Ardından akademik analiz amacıyla yapılan ve belli yerleşim yerlerini veya birimlerini doğrudan konu edinen monografilerde, daha ziyade 'İslamiyet içindeki farklılıkların' demografik yapıya yansımaları doğrudan konu edinilmese de not edilir.

Monografilerdeki veri tabanının güncelleştirilmesi, hane halkı büyüklüğü, doğum – ölüm oranları, nüfus piramidindeki ve nüfus hareketlerindeki olası değişikliklerin ortaya konulması için karşılaştırmalar yapılması olanağını sunabilir. Ancak, hızlı kentleşme ve özellikle de demografik yapının yer değiştirmesini içeren göçler (iç ve dış göçler) bunu bugün için 'metodolojik' anlamda 'sorunlu' kılıyor.

25 Kasım 2013 Pazartesi

Tahtacılar - Yanyatır Mürşid Ocağı: Şeyh Ekber'den Haydar'a - Haydar'ın Eşi Sakine'nin Kardeşi Ali Taki Ertürkmen (~ 1950ler)

Ali Taki Ertürkmen (~ 1950ler)
Mürşid Ali Haydar Coşkun'un eşi
Sakine Coşkun'un [kızlık soyadı "Ertürkmen"]
kardeşi...
Nagi olarak da biliniyor;
mezarı Yakapınar Köyü'nde
[Bayındır, İzmir] bulunuyor...

Bu aşk mevci gene başımdan aştı /
Sırrımı fâşeyledi râzım açtı
[Kaygusuz Abdal]

[İsmail Engin] - Ali Taki Ertürkmen

Şeyh Ekber → Dur Hasan Dede → Hızır Dede → Mürşid Körüklü Hasan Dede → Ali Efendi → Asım Dede → Ali Çelebi (Ertürkmen) → Hızır Ertürkmen [ve annesi Akkız Ertürkmen] → Ali Taki Ertürkmen →

Ali Taki Ertürkmen (foto, ~ 1950ler), mürşid Ali Haydar Coşkun'un eşi Sakine Coşkun'un [kızlık soyadı "Ertürkmen"] kardeşi... Nagi olarak da biliniyor; mezarı Yakapınar Köyü'nde [Bayındır, İzmir] bulunuyor...

* * *

"Sırrı sır edenin demine hû" →

Süleyman Fikri Erten, 1940'ta yayınlanan Antalya Vilâyeti Tarihi adlı eserinin (İstanbul: Tan Matbaası) 127-137 sayfaları arasında "Antalya Vilâyetinde Tahtacılar" adlı başlıkla yer alan kısmında - ki bu makale, daha önce de 1927 yılında, aynı muhtevayla Süleyman Fikri adıyla "Anadolu'nun Dinî Etnografyası: Teke Vilâyetinde Tahtacılar" başlığıyla Türk Yurdu dergisinde (v. cilt, 29. sayı: ss.477-489) yayınlanmıştır - "Sırrı sır edenin demine hû / Sırrı fâş edenin ervahına yuf" düsturunun "nas hükmünde" en mühim şey olduğunu belirtir...

→ "Sırrı fâş edenin demine hû"

Kuşkusuz, Cumhuriyet'le birlikte sosyal / kültürel yapıda giderek artan değişim ve dönüşümden, 20. yüzyılın ilk yarısında bile, kapalı bir topluluk özelliğini yitirmeyen Tahtacılar da nasibini alır. Bu meyanda Narlıdere, İzmir'in bir köyü olmaktan çıkar, İzmir'le mekânsal - fizikî olarak bütünleşir, sosyal / kültürel dokusu ona eklemlenirken; Yanyatır "Mürşid" Ocağı da "artık" kentli yaşam tarzına talipleri gibi, bu yeni duruma uyum sağlar... Kentli yaşam tarzı (değişim), "olduğu düşünülen" "sırrın fâş edilmesine" de yol açar...

Günümüzde artık "sırrı fâş edenin ervahına yuf" denilmiyor: "Kimliğimizle, 'biz' de varız; Tahtacıyız, Türkmeniz ve Aleviyiz!.." deniyor... [İsmail Engin]

17 Kasım 2013 Pazar

Tahtacılar - Yanyatır Mürşid Ocağı: Şeyh Ekber'den Haydar'a - Haydar'ın Kardeşi Fayzullah

Mürşid Haydar Coşkun'un kardeşi Fayzullah...
 
[İsmail Engin] Şeyh Ekber → Dur Hasan Dede → Hızır Dede → Körüklü Hasan → Hızır Dede → Abidin → Hasan → Haydar →

Dur Hasan Dede'nin tek oğlu ve ilk mürşid, Hızır Dede'dir.

Hızır Dede'nin oğlu Körüklü Hasan Dede, iki oğlu ile Ege'ye yürür.

Hasan Dede'nin birinci oğlu Ali Efendi Bergama'ya, ikinci oğlu Hızır Dede ise İzmir'in Narlıdere Köyü'ne yerleşir.

Ali Efendi'den neslinden gelen dedelerin bir kısmı sonradan İzmir'in Bornova ilçesine bağlı Naldöken Köyü'nü mesken edinir...

15 Kasım 2013 Cuma

Senin vatanın, benim vatanım...

[İsmail Engin] 9 eylül 2007 günü Almanya'nın Achern / Baden kentindeki Sensen Handwerk Stadtmuseum'da düzenlenen "Senin vatanın, benim vatanım..." ("deine Heimat ... meine Heimat: Eine Reise durch die Türkei") adlı sergi, Türk basınında pek yankı yapmadan sessiz sedasız sona erdi.

Oysa sergi, ziyaretçisini sanki uçan halı üzerinde seyahat ettirircesine bir zaman yolculuğuna çıkarıyordu. Ve bu yolculuk, Türkiye'yi ve insanını merak edenler için kısa, ama ideal bir hazırlık imkânı sağlıyordu. Bu meyanda, tarihsel tanıtımda Anadolu'nun 12 bin yıldan beri bir kültür coğrafyası olduğunu da kısaca meraklısına aktarıyordu.

"Senin vatanın, benim vatanım..." adlı sergi, iki kısımdan ibaretti.

İlk kısmında Orient-Archiv'den Dr. Hans-Jürgen Voigt ile özel koleksiyoncu Wolfgang Knobloch'un koleksiyonlarından seçilen eserlerin yanı sıra, Badisches Landesmuseum / Karlsruhe koleksiyonlarından verilen parçalar vardı. Koleksiyonlardan seçme eserler, Osmanlı'da günlük hayatın değişik türlerini, mimarî özellikleri, silah ve giyimi yansıtıyordu. Keza Alman-Türk dostluğundan (silah arkadaşlığından), Cumhuriyet'in oluşumuna ve Atatürk'e kadar örnekler sunuyordu.

Serginin ikinci kısmında etnografik malzeme yer alıyordu.

"Alman-Türk silah arkadaşlığı" (veya kardeşliği)

19. yüzyılın başlarında Alman İmparatorluğu Osmanlı İmparatorluğu'na askeri danışmanlar göndermişti. Böylece iki imparatorluk arasında askerî ilişkiler kurulmuş ve geliştirilmeye başlanmıştı. Alman General Colmar Freiherr von der Goltz'un yanı sıra en ünlü askeri danışman General Helmuth Graf von Moltke'ydi [1800-1891]. Moltke'nin bronz büstünün ve oyulmuş gümüş portresiyle birlikte onun, yazıldığı döneme ışık tutan en önemli Batılı kaynaklardan biri olan "Türkiye'den Mektuplar"ı ("Briefe über die Zustände und Begebenheiten in der Türkei 1835–39", 1841), orijinal kitap basımı olarak sergilendi.