[İsmail Engin] Arşiv ve arşivcilik son dönemin moda kavramları. Bireysel arşivler kullanıma açılıyor, kurumsal arşivler oluşturuluyor.
Bir kurumun ya da haber sitesinin arşivine dönüp
baktığımızda, çoğu zaman geçmişin tamamını gördüğümüzü “sanıyoruz” yahut “varsayıyoruz”.
Oysa, gördüğümüz veya varsaydığımız, geçmişten geriye kalmış seçilmiş kayıtlar
ve onlar da geçmişin tamamı değil. Zira, arşiv kendiliğinden oluşmuyor.
Bir olayın haberleştirilmesi, öne çıkarılması, tekrar
gündeme taşınması, kayda geçirilmesi, korunması, yıllar sonra yeniden
bulunabilmesi; editoryal ve kurumsal tercihlerden geçiyor.
O nedenle, arşiv, bir saklama alanı olmanın ötesine
geçiyor; bir seçme, eleme ve görünür kılma alanı oluyor.
Tam da bu yüzden bir arşive bakarken, “ne var?” diye
sormak yetmiyor, “ne yok?” diye de sormak gerekiyor. Hatta daha önemlisi: “Neden
yok?” sorusunda gizli kalıyor.
Bir olay, kısa süre görünür olup sonra sessizliğe
bırakılıyorsa, kayıtları korunmuyorsa veya zaman içinde erişilemez hâle
geliyorsa, aynı olayın gelecekte hatırlanması ve yeniden araştırılması
zorlaşıyor.
Arşivin seçiciliği, neyi dışarıda bıraktığının dışında neyi
içeride tuttuğu ve sürekli yeniden dolaşıma soktuğuyla da ilgili.
Ve burada “sansür” sorunu ortaya çıkıyor.
Sansür, yalnızca ve basitçe, bir içeriğin açıkça
yasaklanması veya silinmesi şeklinde gerçekleşmiyor. Bir konunun hiç
haberleştirilmemesi, görünürlüğünün sürekli azaltılması, gündemin dışında
tutulması veya dolaşımının kesilmesi de kamusal alandaki etkisini değiştirebiliyor.
Velâkin, her “arşiv kaybı”nı, doğrudan sansür olarak nitelemek de kolaycılık. Örneğin, teknik değişiklikler, site yenilemeleri; [bireysel ve] kurumsal dönüşümler, tercihler; arşivleme eksiklikleri de kayıtların kaybolmasına yol açabiliyor.
Burada üzerinde durulması gereken husus, tek tek
içeriklerin neden kaybolduğu kadar, hangi içeriklerin neden sürekli görünür
kaldığı ve hangilerinin neden giderek görünmezleştiğidir.
İşte, bu noktada bir başka mekanizma daha devreye
girebiliyor: Mobbing ve kurumsal yıldırma.
Arşiv, sadece kurumların depoladığı içeriklerden oluşmuyor:
İnsanların ürettiği içeriklerden de oluşuyor. Dolayısıyla : Onda; yazım, itiraz,
soru, tanıklıklar bulunacak; birileri belge toplayacak ve kayıt tutacak.
Eğer eleştiren, soru soran veya yerleşik kabullere itiraz
eden insanlar; sistematik baskı, dışlama, itibarsızlaştırma ya da yıldırmayla
karşılaşıyorsa, o denli kayıt üretme kapasitesi de zayıflayabiliyor. Ve, o
nedenle, mobbing ile sansür aynı şey olmanın ötesinde bulunuyor.
Amma, kimi durumlarda biri konuşma alanını, diğeri ise konuşulanın
kamusal görünürlüğünü daraltabiliyor.
Sansür, içeriğin görünürlüğünü sınırlandırabiliyor; mobbing,
o içeriği üretecek veya dile getirecek kişiyi susturabiliyor. Biri kaydı,
diğeri kayıt üretme kapasitesini zayıflatabiliyor. Üstelik bunun açıkça “yasak”
şeklinde yapılması da gerekmiyor.
Örneğin, bir konu [idari ve / veya editoryal olarak] haberleştirilmeyebilir,
bir yazı yayımlanmayabilir, bir eleştiri sürekli sorun haline getirilebilir, bir
çalışan sistematik baskıyla geri çekilmeye zorlanabilir, bir içerik tekrar
dolaşıma sokulmayabilir.
Sonuçta, ortaya aynı soruyu çağıran bir tabloyla
karşılaşılabiliyor : “Kim konuşabiliyor, ne [ve ne kadar] konuşulabiliyor,
bunlardan hangileri geleceğe kayıt olarak kalabiliyor?” Zira, bugün kurumlarda
alınan editoryal ve idari kararlar, bugünün gündeminin dışında yarının
kaynaklarını da belirliyor.
Ve, unutulmamalıdır ki, bellek, arşivciler tarafından
oluşturulmuyor; konuşanlar, yazanlar, haber yapanlar, belgeleyenler, itiraz
edenler tarafından oluşturuluyor. Keza, bir kurumda hangi seslerin
güçlendirildiği, hangilerinin bastırıldığı ve hangilerinin zamanla
susturulduğu; arşivin içeriğini doğrudan etkileyebiliyor.
Yani, bugün “yayımlanmayan bir içerik”, yarın “olmayan
bir kaynak” haline gelebiliyor. Bugün arşivlenmeyen bir kayıt, yarın
doğrulanması zor bir iddiaya dönüşebiliyor. Ve, bugün konuşması engellenen bir
kişi, yarın geçmişi anlatabilecek önemli bir tanık olarak artık ortada
olmayabiliyor.
İşte, arşivin asıl “politik tarafı”, burada ortaya
çıkıyor : Bellek yalnızca neyin saklandığıyla değil, neyin üretilebildiğiyle de
kuruluyor.
O yüzden, arşivlerdeki “boşluklar”a teknik bir eksiklik
olarak bakmak yeterli değil! Çünki, o boşluklar, geçmişteki bir idari ve / veya
editoryal tercihten; kurumsal ihmalkârlıktan, bir yayın politikasından, sansürden,
insanların konuşmanın bedelini ağır bulduğu bir çalışma ortamından
kaynaklanabiliyor.
Bunların her birini aynı kefeye koymamak gerekiyor.
Lâkin, hepsinin ortak bir sonucu olabiliyor: Geleceğe daha eksik [veya onu
tercih edilen şekilde yönlendirebilir] bir kayıt bırakmak!
O nedenle, yıllar sonra, “neden doğru düzgün bir arşiv
yok?” diye sorulduğunda, hem arşiv sistemlerine hem de o kayıtların üretildiği
koşullara bakmak gerekiyor. Ve yine, biliniyor ki, yaşanmış olanla kayıt altına
alınmış olan aynı şey olmayabiliyor.
O hâlde, arşiv, geçmişin tamamı değil; geçmişten geriye
kalmış “seçilmiş izler” şeklinde görülebiliyor.
Ve yine, o nedenle, “arşivi okumak” :
Aynı zamanda, kayıtlara bakmanın yanı sıra; kayıtların
nasıl üretildiğine, kimlerin konuşabildiğine ve sustuğuna; hangi içeriklerin
büyütüldüğüne ve / veya görünmezleştiğine ve bütün bunların hangi kurumsal
koşullarda gerçekleştiğine bakmak olarak nitelenebiliyor.
Seçicilik, sadece bazı şeyleri dışarıda bırakmakla oluşmadığı
için, bunlar birlikte ortaya çıktıklarında, “kurumsal belleğin nasıl
biçimlendirildiği” sorusunu sormak kaçınılmaz oluyor.
Çünki, kimi şeyleri sürekli görünür tutmak [tercih edilen] bir seçimdir. Kimi olaylar tekrar tekrar hatırlatılır, bazı isimler sürekli konuşuluyorken; kimi anlatılar korunup ve yeniden üretiliyor. Başka olaylarsa, kısa süre görünür oluyor, sonra sessizliğe bırakılıyor, üzerine ölü toprağı örtülüyor. Bütün bunlar, zaman içinde yalnızca bir haber arşivi değil, bir “bellek hiyerarşisi”ni oluşturuyor. Ve, bu hiyerarşinin dışında kalanların geçmişte yaşanmış olması, gelecekte hatırlanacakları anlamına gelmiyor.
Bugün kurumlarda oluşan çalışma ve yayın kültürü, yarının
arşivini belirliyor; yayın politikası yarının kaydına; kurumsal baskı ise bazen
yarının kayıtsızlığına dönüşüyor.
O nedenle, “ne
hatırlıyoruz?”dan ziyade “neyi hatırlayabilecek kadar [ne ve kim tarafından] kayıt
altına alındı?”; “susturulan, görünmezleştirilen veya kayda değer bulunmayan
hangi şeyleri [niçin] yarın arşivde bulamayacağız?”; “neden bazı insanların ve
bazı olayların kayıt bırakmasına izin verecek bir ortam oluş[a]madı?” sorularına
cevap arayabilmek gerekiyor.
Yaşanmış olanla kayıt altına alınmış olan aynı şey değil
ve arşiv sadece geçmişi saklamıyor; bugünden
yarının belleğini kuruyor. Ve, onun için, nasıl oluştuğu, araştırılması gereken
birer tarihsel veri olarak, “arşivdeki boşluklar” da konuşuyor.
Unutmak, arşivin dışında başlamıyor; insanların
konuşmaktan çekindiği, yazmaktan vazgeçtiği ve kayıt tutmanın bedelinin
ağırlaştığı yerde başlıyor. Ve, arşivse, geçmişin tamamı değil; geçmişten
geriye kalmasına “izin verilen” izlerin toplamı oluyor. | @ismailenginhd
[07.09.2026]
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder