[İsmail Engin] Oradan buraya, buradan şuraya…
"Doğduğum, kütüphanemin olduğu ve bir gün öldüğümde mezarımın
kazılacağı topraklar, memleketim benim."
Almanya ile Türkiye arasında kurulmuş bir hayatın içinden
bakınca, bu cümlenin anlamı biraz daha karmaşıklaşıyor. Türk göçmen için “memleket”
çoğu zaman tek bir ülkenin adı olmuyor; iki ülke arasında bölünmüş, ikisine de
sığmayan bir hayatın adına tekabül ediyor.
1960’larda Almanya’ya gelen ilk kuşak, yanında bir valiz
ve dönme niyeti taşıdı. “Misafir işçi” denildi onlara. Geldikleri ülkenin dili,
kültürü ve gündelik hayatı içinde çalıştılar; fakat zihnilerinin bir yerinde
hep “dönüş” vardı.
Valizler kolayca açılmadı. Zira, valiz, yalnızca
eşyaların konduğu bir obje değildi. Bir gün yeniden yola çıkmanın ihtimaliydi.
Sonra yıllar geçti. Dönüş ertelendi. Çocuklar Almanya’da
doğdu. Torunlar geldi. Evler kuruldu, mezarlar oluştu. Türkiye’de bırakılan
hayatla Almanya’da kurulan hayat birbirine karıştı.
Ve sonra bir gün anlaşıldı ki, misafirlik bitmiş; aidiyet
sorunu başlamıştı.
Almanya’da doğan bir Türk çocuğuna “nerelisin?” diye sorulduğunda, bu soru artık basit bir coğrafya sorusu olmaktan çıkıyor. Türkiye denildiğinde Almanya’daki hayatı eksiliyor; Almanya denildiğinde ailesinin öyküsü, dili, belleği ve Türkiye ile kurduğu bağ eksik kalıyor.
Peki” insan iki yere birden ait olabilir mi?” veya “iki
yere birden ait olmak, hiçbir yere bütünüyle ait olamamak mı”dır?
Göçmen, esasen yola koyulurken taşıdığı o valizin içinde
yaşıyor. Ve fakat, ikinci ve üçüncü kuşakta valizin biçimi değişiyor. Artık valizinin
içinde sadece giysiler, fotoğraflar ve birkaç hatıra olmuyor. Almanca ile
Türkçe yan yana duruyor. Berlin ile İstanbul, Köln ile Ankara, Mannheim ile
memleketin köyü aynı belleğin farklı raflarına yerleşiyor.
Göçmenin kütüphanesi böyle oluşuyor.
Hayallerinde kurduğu dünya, öğrendiği bilgiler, yaşadığı
deneyimler, kaybettiği insanlar ve edindiği yeni hayat… Hepsi bu kütüphanenin
raflarında bulunuyor.
Bir dil diğerinin yerini almıyor; yanına yerleşiyor. Bir
kültür diğerini silmiyor; onunla birlikte yaşamayı öğreniyor.
Göçmenlik, insanın kendisine sorduğu en temel sorulardan
birini de sürekli yeniden gündeme getiriyor:
“Ben kimim?”
Türkiye’de Almancı, Almanya’da “Ausländer” yahut “yabancı”
mı?…
Bir yerde fazla Türk, diğer yerde yeterince Alman
olmayanların öyküsü, kuşaklar boyunca farklı biçimlerde devam edip sürüyor.
Oysa, bugün Almanya’daki kökenleri Türkiye’de olanlar, artık
“misafir işçi çocukları” olarak tarif edilemiyor. Onlar, Almanya’nın toplumsal,
ekonomik, kültürel ve siyasî hayatının bir parçası. Bu ülkenin fabrikalarında
çalıştılar, üniversitelerinde okudular, işletmeler kurdular, sanat ürettiler,
siyaset yaptılar. Ve, çocuklarını burada büyüttüler.
Ve de bu topraklarda öldüler!
Dolayısıyla artık sorulması gereken soru belki de “nereden
geldiler?”den ziyade, “burada ne kurdular?”.
Göç, sadece bir yerden başka bir yere hareket etmek değil;
iki yer arasında yeni bir hayat kurmak aynı zamanda.
Göç, ana rahminden doğumla başlıyor. Nerede bitiyor? Ne
zaman nihayetleniyor? Kim bilebilir ki?
Almanya’da doğmuş kökenleri Türkiye’de bulunan için, Türkiye
bazen çocukluğun ülkesidir; Almanya ise hayatın. Birinin mezarlığı, diğerinin
doğum yeri. Biri hatıralardaysa, diğeri gündelik hayatın içinde.
“İnsan hangisini memleketi saymalı?” Belki de bu sorunun
tek bir cevabı yok.
Göçmen, geçmiş ile gelecek arasında yaşıyor. Fotoğraf
karesi gibi zamanın donduğu bir yerde duruyor. O, bir hâlden başka bir hâle,
bir mekândan başka bir mekâna geçerken hem orada hem değil.
Hâlsiz, lâmekân, üryan...
Ve keza, aynı zamanda iki dünyanın belleğini taşıyan kişi.
Belki de Almanya’daki Türk göçünün en büyük öyküsü bu:
İlk kuşağın “bir gün döneriz” diyerek taşıdığı valiz, bugün üçüncü ve dördüncü
kuşağın belleğine dönüşmüş ve kapının yanında beklemiyor.
Açılan valizin içinden iki dil, iki kültür, iki tarih ve
sayısız kişisel öykü çıkıyor. Ve bütün bunların ortasında yeni bir memleket
oluşuyor.
İnsanın doğduğu yer.
Yaşadığı yer.
Sevdiği yer.
Geçimini sağladığı yer.
Kütüphanesini kurduğu yer.
Ve bir gün mezarının kazılacağı yer.
Belki memleket tam da bu:
İnsanın kendisini bırakabildiği yer olmanın ötesinde,
kendisinden bir parça bırakabildiği her yer! Almanya ile Türkiye arasında göç
edenlerin öyküsü de tam burada başlıyor. Ve hâlâ bitmiyor. |
@ismailenginhd [08.09.2026]
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder