Bu Blogda Ara

8 Eylül 2026 Salı

İsmail Engin : İki Ülke Arasında - Göçmenin Memleketi Neresi?

[İsmail Engin] Oradan buraya, buradan şuraya…

"Doğduğum, kütüphanemin olduğu ve bir gün öldüğümde mezarımın kazılacağı topraklar, memleketim benim."

Almanya ile Türkiye arasında kurulmuş bir hayatın içinden bakınca, bu cümlenin anlamı biraz daha karmaşıklaşıyor. Türk göçmen için “memleket” çoğu zaman tek bir ülkenin adı olmuyor; iki ülke arasında bölünmüş, ikisine de sığmayan bir hayatın adına tekabül ediyor.

1960’larda Almanya’ya gelen ilk kuşak, yanında bir valiz ve dönme niyeti taşıdı. “Misafir işçi” denildi onlara. Geldikleri ülkenin dili, kültürü ve gündelik hayatı içinde çalıştılar; fakat zihnilerinin bir yerinde hep “dönüş” vardı.

Valizler kolayca açılmadı. Zira, valiz, yalnızca eşyaların konduğu bir obje değildi. Bir gün yeniden yola çıkmanın ihtimaliydi.

Sonra yıllar geçti. Dönüş ertelendi. Çocuklar Almanya’da doğdu. Torunlar geldi. Evler kuruldu, mezarlar oluştu. Türkiye’de bırakılan hayatla Almanya’da kurulan hayat birbirine karıştı.

Ve sonra bir gün anlaşıldı ki, misafirlik bitmiş; aidiyet sorunu başlamıştı.

Almanya’da doğan bir Türk çocuğuna “nerelisin?” diye sorulduğunda, bu soru artık basit bir coğrafya sorusu olmaktan çıkıyor. Türkiye denildiğinde Almanya’daki hayatı eksiliyor; Almanya denildiğinde ailesinin öyküsü, dili, belleği ve Türkiye ile kurduğu bağ eksik kalıyor.

Peki” insan iki yere birden ait olabilir mi?” veya “iki yere birden ait olmak, hiçbir yere bütünüyle ait olamamak mı”dır?

Göçmen, esasen yola koyulurken taşıdığı o valizin içinde yaşıyor. Ve fakat, ikinci ve üçüncü kuşakta valizin biçimi değişiyor. Artık valizinin içinde sadece giysiler, fotoğraflar ve birkaç hatıra olmuyor. Almanca ile Türkçe yan yana duruyor. Berlin ile İstanbul, Köln ile Ankara, Mannheim ile memleketin köyü aynı belleğin farklı raflarına yerleşiyor.

Göçmenin kütüphanesi böyle oluşuyor.

Hayallerinde kurduğu dünya, öğrendiği bilgiler, yaşadığı deneyimler, kaybettiği insanlar ve edindiği yeni hayat… Hepsi bu kütüphanenin raflarında bulunuyor.

Bir dil diğerinin yerini almıyor; yanına yerleşiyor. Bir kültür diğerini silmiyor; onunla birlikte yaşamayı öğreniyor.

Göçmenlik, insanın kendisine sorduğu en temel sorulardan birini de sürekli yeniden gündeme getiriyor:

“Ben kimim?”

Türkiye’de Almancı, Almanya’da “Ausländer” yahut “yabancı” mı?…

Bir yerde fazla Türk, diğer yerde yeterince Alman olmayanların öyküsü, kuşaklar boyunca farklı biçimlerde devam edip sürüyor.

Oysa, bugün Almanya’daki kökenleri Türkiye’de olanlar, artık “misafir işçi çocukları” olarak tarif edilemiyor. Onlar, Almanya’nın toplumsal, ekonomik, kültürel ve siyasî hayatının bir parçası. Bu ülkenin fabrikalarında çalıştılar, üniversitelerinde okudular, işletmeler kurdular, sanat ürettiler, siyaset yaptılar. Ve, çocuklarını burada büyüttüler.

Ve de bu topraklarda öldüler!

Dolayısıyla artık sorulması gereken soru belki de “nereden geldiler?”den ziyade, “burada ne kurdular?”.

Göç, sadece bir yerden başka bir yere hareket etmek değil; iki yer arasında yeni bir hayat kurmak aynı zamanda.

Göç, ana rahminden doğumla başlıyor. Nerede bitiyor? Ne zaman nihayetleniyor? Kim bilebilir ki?

Almanya’da doğmuş kökenleri Türkiye’de bulunan için, Türkiye bazen çocukluğun ülkesidir; Almanya ise hayatın. Birinin mezarlığı, diğerinin doğum yeri. Biri hatıralardaysa, diğeri gündelik hayatın içinde.

“İnsan hangisini memleketi saymalı?” Belki de bu sorunun tek bir cevabı yok.

Göçmen, geçmiş ile gelecek arasında yaşıyor. Fotoğraf karesi gibi zamanın donduğu bir yerde duruyor. O, bir hâlden başka bir hâle, bir mekândan başka bir mekâna geçerken hem orada hem değil.

Hâlsiz, lâmekân, üryan...  Ve keza, aynı zamanda iki dünyanın belleğini taşıyan kişi.

Belki de Almanya’daki Türk göçünün en büyük öyküsü bu: İlk kuşağın “bir gün döneriz” diyerek taşıdığı valiz, bugün üçüncü ve dördüncü kuşağın belleğine dönüşmüş ve kapının yanında beklemiyor.

Açılan valizin içinden iki dil, iki kültür, iki tarih ve sayısız kişisel öykü çıkıyor. Ve bütün bunların ortasında yeni bir memleket oluşuyor.

İnsanın doğduğu yer.

Yaşadığı yer.

Sevdiği yer.

Geçimini sağladığı yer.

Kütüphanesini kurduğu yer.

Ve bir gün mezarının kazılacağı yer.

Belki memleket tam da bu:

İnsanın kendisini bırakabildiği yer olmanın ötesinde, kendisinden bir parça bırakabildiği her yer! Almanya ile Türkiye arasında göç edenlerin öyküsü de tam burada başlıyor. Ve hâlâ bitmiyor. | @ismailenginhd [08.09.2026]

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder