Bu Blogda Ara

İslam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İslam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Eylül 2025 Salı

İsmail Engin : İslâmın Kolonizatörleri - Seyyidler [Video]

İsmail Engin : İslâmın Kolonizatörleri - Seyyidler, 2'36'' [14.09.2025]


Seyyidler, Osmanlı toplumunda dini ve sosyal statüleri dolayısıyla Padişah beratıyla ve kanunnâmelerde kendilerine muafiyet tanınan imtiyazlı bir sınıfa aittir. Nakîbü’l-Eşrâf huzurunda seyyidliğini ispatlayan ve siyâdet hücceti alanlar, reaya sınıfından askerî sınıfa geçer. Aileden bir kişinin siyâdet hücceti alması tüm ailenin askerî sınıfa geçmesi demektir. Seyyidler devletin iskâna açmada zorlandığı bölgelerde İslâmın yayılması ve yeni yerleşim yerleri açılmasında öncüdür. Bu bölgelerde karakol vazifesi de gören tekke ve zaviyeler açılmış, devlet tarafından muafiyetler sağlanmıştır:

24 Kasım 2018 Cumartesi

Göçmenlik, Aidiyet ve Alman - İslamı

“Türk – İslamı” oluyor, hem de “sentezi” bile var. “Kürt – İslamı” da var... Onun da “sentezi” mevcut. “Anadolu Müslümanlığı”, o da var. Ancak, “Alman – İslamı” yok? (...) Hür yaşadık burada, dilimizi bile özgürce, gönüllü terk edip, değiştirdik. Bir vatandaşlığı istekli verdik, bir vatandaşlığı severek üstlendik. Öldük: Burada kendi mezarlıklarımıza gömüldük:

27 Nisan 2016 Çarşamba

Hat - Hasan Sezaî Tekkesi'nden; Edirne (2008)

Hat - Hasan Sezaî Tekkesi © Foto: İsmail Engin; Edirne, 2008 
Yürü zâhid yürü âşıklarız biz
Tarîk-ı aşkta sâdıklarız biz,
Melâmetle sakın korkutma bizi
Yolumuzdan yürü ürkütme bizi
Nasihat âşığa hiç kâr eder mi
Melâmetten ya âşık ar eder mi

[İsmail Engin - @kanalkulturHasan Sezaî Tekkesi (Gülşenî - Sezaî); Gülşenîler Zaviyesi, Aşık Efendi, Gülşenî, Sezaî Tekkesi, Şah Melek Zaviyesi adlarıyla da biliniyor. 1486'da Şah Melek Bey tarafından inşa edildiği belirtiliyor. Tekke 1631, 1740, 1751, 1869, 1887, 2015'de onarılmış.

Tekkede, kapıdan avluya girildiğinde sağ tarafta Hasan Sezaî'ye ait bir türbe bulunuyor.

Tekke, Zahidiyeliğin bir kolu olan ve Şeyh Ömer Halvetî tarafından kurulan Halvetî tarikatının İbrahim Gülşenî'ye (ölm. 1534) ve onun ardıllarından Pir Hasan Sezaî'ye (ölm. 1738) bağlı kolunun dinî mekânıdır.

Gülşenîler kuvvetli bir şekilde Vahdet-i Vücûd anlayışını benimsemiştir:

Vâdî-i aşkın aceb mesrûruyam
Kim Ene'l-Hak dârının Mansûruyam
Sanmanız zulmetde kalmışam bu gün
Âlemi tutmuş Hudâ'nın nûruyam
Öz vücûdumdur bu varlık cümleten
Vâsılım eşyaya sanma devriyem

Tecelli itdi mirât-ı dile burc-ı hüviyetden
Bi-hamdillah bu gün didâr-ı Hakk'ın mazharı oldum
Soyundum harf lîbâsından erişdim nokta-i sırra
O nokta içre mahv etdim vücûdum Hayderî oldum
(...)

31 Temmuz 2014 Perşembe

Seyyid Mahmud Hayrani Türbesi'nden Sandukalar Üzerine

İsmail Engin] Bilindiği üzere, Seyyid Mahmud Hayrani (ölm. 1268), Doğu Anadolu'da yer alan Alevi Ocakları üzerinde, bilhassa Baba Mansur ve Kureyşan Ocağı üzerinde derin bir etkiye sahiptir.

Seyyid Mahmud Hayrani'nin kişiliğinin gizemli olup olmadığı bugün bile tartışılmaktadır. Günümüzde Akşehir'de türbesi bulunan ve döneminin Akşehir Kadısı olan Seyyid Mahmud Hayrani, kimi zaman sandukasında bulunan beyitler vasıtasıyla ya da kimi Mevlevi kaynaklarında ve özellikle Menakıb-ül Arifin'de Mevlevi, kimi zaman Nakşibendi ve devamında türbesinin haziresinde bulunan "Er-Rıfai" ünvanlı mezar taşları ve sarığa bağlı örülü saçlar nedeniyle Rıfai, olarak nitelendirilir. Açarsak: Ahi bin Seyyidi Hasan tarafından Farsça olarak kaleme alınan H. 840 tarihli bir Rıfai Tarikatnamesi'nde, Mahmud Hayrani'nin adı geçtiği gibi, Rıfailikte yaygın olan saçlarını örüp sarığa bağlama geleneğinin ondan kaldığı kaydedilir. Bununla birlikte Mahmud Hayrani'nin torunu kabul edilen Seyyid Ali de Rıfailikle ilişkilendirilir...

Bununla birlikte, Hacı Bektaş Velâyetnâmesi'nde, birlikte hareket ettiği Mevlevi dervişleri nedeniyle Mevlevi olduğu düşündürülen Hayrani, Doğu Anadolu Aleviliğinin önemli şahsiyetlerinden biridir.

* * *

Genelde sözel geleneğe yönelmiş Alevilik araştırmalarında, "havanda su dövülürken", hasbelkader bile, (varsayılan "sır"rı parçalayan) "somut" kültür ve inanç ürünleri bilinmiyor veya ihmal edilmiş görünmektedir:

Örneğin, Beytekinler'den Erbil Atabeyi Muzaffer el-Din Gökböri adına 1200 yılında Erbil'de darb edilen sikke üzerinde aslana binmiş bir figür görülmektedir. Yine, İstanbul Arkeoloji Müzesi'nde bulunan, Nasreddin Artuk Aslan adına 1209 yılında Diyarbakır'da darb edilmiş bir Artuklu sikkesinde yer alan, yılan / ejder kuyruklu bir aslana binen figür, bu meyanda önemlidir. Aynı müzede bulunan ve Nasreddin Mahmud Aslan adına Hasankeyf'te darb edilmiş 1218 tarihli bir başka Artuklu sikkesinde, aslana binmiş bir figürün elinde hançer / kılıç ya da benzer bir obje görülmektedir. Benzer bir diğer sikke ise, Malatya Müzesi'nde bulunan ve Artuklu Dönemi'ne tarihlendirilen eserdir. Bu sikkede, diğer örneklerde olduğu gibi aslana binmiş bir figür görülürken; her üç Artuklu ve Beytekin sikkesindeki aslan üzerinde yer alan figürün elinde, bir nesne tuttuğu izlenimi bulunmaktadır. Ancak, tuttuğu varsayılan bu nesnenin bir kılıç mı, bir asa mı, bir yılan mı yoksa başka bir nesne mi olduğu, net olarak belli değildir. Genellikle Artuklu sikkelerinde görülen bu tür motiflerle ilgili olarak, kimi zaman Yunan ve Roma mitolojisinin tanrılarından, leopar üzerindeki Dionysos ile ilişkilendirilip, Antik Anadolu kültürü ile bağlantı kurulurken; kimi zaman ve yoğunlukla astrolojik anlamlar yüklenip Mars gezegeni ve "Koç Burcu" ile ilişkilendirilir.

13. yüzyıl Selçuklu sanatında hemen her alanda aslan figürlerine rastlamak olası iken, Paris'teki Nationale Bibliotheque'de bulunan "Metaliül Saade" adlı kitapta yer alan "Esed (Aslan) Burcu" tasvirinde, aslan üzerinde bir binici yer almaktadır. Daha çok "Şir-i Hurşid" motifi ile ilişkilendirilerek gücün sembolü olarak değerlendirilen bu resmin aksine, dönemin özellikle sikkelerinde ve mimari plastik eserlerinde yer alan Şir-i Hurşid motifinde, tek ya da çift aslan üzerinde bir güneş motifi görülür. Aynı kütüphanede bulunan, 1288 tarihli "Kitab-ı dakaik al-hakaik" adlı minyatürlü yazmada yer alan bir minyatürde, sultan ya da melik olabileceği düşünülen bir figürün, elinde bir yılan ve taç tutmuş şekilde aslana binerken tasvir edilir...

Keza, evkaf kayıtlarında; Konya ili, Akşehir ilçesindeki Seyyid Mahmud Hayrani Türbesi'nde üç sanduka ile üç tabutun bulunduğu bilinmektedir. Bu tabutlardan 1911 yılında Türkiye dışına çıkarılan biri, bugün Kopenhag'da / København'da The David Collection / Davids Samling'de bulunmaktadır. 1911 yılında Akşehir Seyyid Mahmud Hayrani Türbesi'nden Çinili Köşk'e getirilen sandukalar ile iki adet tabut da, İstanbul'da bulunan Türk ve İslam Eserleri Müzesi'ndedir ve 1915 yılında bu müzeye getirilmiştir.

10 Eylül 2013 Salı

IV. Din Şûrası Kararları Din Referanslı Yeni Problem Alanlarına Neden Olabilir!

[İsmail Engin] T.C. Başbakanlık Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından 1993 yılından beri, her 5 yılda bir düzenlenen "Din Şûrası"nın dördüncüsü 12-16 ekim 2009 tarihleri arasında Ankara'da yapıldı. IV. Din Şûrası'na kimi Alevi akademisyenlerle Alevilik araştırmacıları da katıldı ve kararları 32 madde halinde 6 kasım 2009 günü açıklandı.

IV. Din Şûrası'nın alt başlığı, "Sosyal Problemler Karşısında Din ve Diyanet"ti.

2 Genel Oturum ve 4 Komisyon toplantısı olarak planlanan Şûra'nın, "Toplum ve Din Eğitimi" başlıklı 4. Komisyon çalışmalarında Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi Dersi de görüşüldü.

Farklı inanç grupları ve din eğitimi arasındaki ilişkilerin de ele alındığı "Komisyon" çalışmalarına Prof. Dr. Osman Eğri, Dr. Doğan Kaplan, Dr. Cenksu Üçer, Doç. Dr. İlyas Üzüm ve Yrd. Doç. Dr. Ali Yaman gibi Alevilik araştırmacıları ve Alevi akademisyenler de katıldı. İlgili "Komisyon"da din adamı algısında ideal model, toplumun bilgi kaynağı olarak vaaz, bilgi edin(dir)me aracı olarak hutbe de gündemdeki konular arasında bulunuyordu.

IV. Din Şûrası'nın her "Komisyon" toplantısının birer genel sunumu vardı ve "Din ve Toplum" başlıklı ilk "Komisyon"unun genel sunumunu "Alevi Çalıştayı" moderatörü Yrd. Doç. Dr. Necdet Subaşı yaptı. Bu "Komisyon"da toplumsal değişim karşısında din, toplumsal hayatta din ve dindarlık, kitle iletişim araçları ve din ile dinin ve değerlerin istismarı bidatler ve dini hayat ele alındı.

24 Temmuz 2013 Çarşamba

Din Monitörü 2008 - 'Almanya'da Alevilerin % 24'ü Ramazan'da oruç tutuyor'

Bertelsmann Stiftung: Din Monitörü 2008
– Almanya'daki Müslümanlarda Dindarlık:
Dini Düşünce ve Praktiklere Bir Bakış.
Gütersloch / Osnabrück 2008, 90 S.
[Bertelsmann Stiftung: Religionsmonitor
2008 – Muslimische Religiosität in
Deutschland: Überblick zu religiösen
Einstellungen und Praktiken. Gütersloch
/ Osnabrück 2008, 90 S.]
[İsmail Engin] - Almanya'da Türk kökenlilerin % 9'u Alevi olduğunu beyan ediyor: Alevilerin % 24'ü oruç tutuyor, % 14'ü de bunu orta seviyede önemli buluyor; % 75'i kendi dinlerin önceliği reddediyor; % 6'sı Müslüman kadınların başörtüsü takmasının gerektiği düşüncesini taşıyor; % 26'sı kıyafetle ilgili düzenlemeleri / hükümleri oldukça veya çok önemli buluyor; ortalama % 40'ı ömründe bir kez hacca gitmeyi istiyor; % 15'i cemaatle namaza / Cuma namazına katılmayı önemserken, % 19'u için de farz namazlarının önemli; Cuma namazına gerçekten katıldığını söyleyenlerin oranı % 5, günde beş vakit namaz kıldığını belirtenlerin oranı ise % 2

Dr. Martin Rieger'in yönettiği ve Bertelsmann Stiftung tarafından desteklenen "Dini Yönelimler Programı" (Programm Geistige Orientirung) kapsamında, Almanya'yı içeren bir rapor Türkçe ve Almanca olarak yayınlandı.

Raporun sonuçları, Almanya'da Müslümanların dindarlığında çeşitlilik (s. 13-21), dindarlık ve aydınlanmacılığın birbirini dışlayıp dışlamadığı (s. 22-23), Almanya'da Sünniler ve Şiiler (s. 24-31), Almanya'da Aleviler (s. 32-37), yaş gruplarına göre İslamî dindarlık (s. 44-49), okulun Allah ile alakası olup olmadığı (s. 50-59), Almanya'daki Müslüman kadınlarda dindarlık (s. 60-66) bağlamında Dr. Jörn Thielmann, Prof. Dr. Rita Süssmuth, Prof. Dr. Peter Heine, Riem Spielhaus, Prof. Dr. Martin Sökefeld, Dr. Michael Blume, Prof. Dr. Harry Harun Behr ve Prof. Dr. Ina Wunn tarafından ele alınıp yorumlanıyor.

Bertelsmann Stiftung Yönetim Kurulu ve Kuratoryum Başkan Yardımcısı Liz Mohn tarafından kaleme alınan (s. 5) dinler ve medeniyetler arası karşılıklı anlayışı teşvik etmek kapsamında bir "Önsöz" ile adı geçen rapor kamuoyuna duyuruluyor.

17 Temmuz 2013 Çarşamba

İslamî Orient'te Kına - El Süsü

© Foto: İsmail Engin
[© İsmail Engin] - İslamî Orient'te ve Hindistan'da elleri boyamanın veya el süslerinin kökenleri çok eski geleneklere dayanıyor. Ve elleri boyamak ya da el süsleri, özellikle dinî bayramlarda ve düğün törenlerinde çok önemli rol alıyor.

Eller, "kına" adı verilen bir karışımla boyanıyor. Karışımın temelini kına ağacının un haline getirilmiş yaprakları oluşturuyor. Buna başka bitkisel maddeler ya da mineral maddeler eklendiğinde, açık kırmızıdan katran karasına kadar renk tonları elde ediliyor.

* * *

Elleri kına ile boyamaya Türkiye'de "kına yakma" deniyor. Bu, "kına düğünü"; "kına basma" ya da "kına toyu" adı verilen bir düğün ile oluyor.

"Kına düğünü" "kına gecesi"nde yapılıyor.

Bazan "kına gecesi" konuklar dağıldıktan sonra, sadece akrabalar arasında yapılan bir tür törene de "kına ezme" deniliyor.

"Kına gecesi" ya da "kına düğünü" "çocuklara" ve "gelin"e veya "güveye" yönelik bir uygulama olarak dikkat çekiyor.

Kıza kına yakılırken, evli ya da bekâr arkadaşlarına kız evince "kına yemeği" veriliyor.

Bir âdet olarak sünnet çocuğuna kına yakılıyor. Bunun için bir kına gecesi düzenleniyor.

Veya kimi yörelerde kız çocuğunun ellerine ve ayaklarına türküler eşliğinde "altı aylık kınası" adı verilen bir âdet kapsamında kına yakılabiliyor. "Altı aylık kınası", doğrudan kız çocuğuna yönelik bir gelenek. Kına, kız çocuğunun elleriyle ayaklarına yakılıyor. Her ne kadar "altı aylık kınası" dense de, kız çocuğunun altı aylık olması, bir ön koşul değil; dört yaşına kadar uygulanabiliyor. Kız çocuğuna hediyeler veriliyor; para ve takı takılıyor.