[İsmail Engin] Oradan buraya, buradan şuraya…
"Doğduğum, kütüphanemin olduğu ve bir gün öldüğümde mezarımın
kazılacağı topraklar, memleketim benim."
Almanya ile Türkiye arasında kurulmuş bir hayatın içinden
bakınca, bu cümlenin anlamı biraz daha karmaşıklaşıyor. Türk göçmen için “memleket”
çoğu zaman tek bir ülkenin adı olmuyor; iki ülke arasında bölünmüş, ikisine de
sığmayan bir hayatın adına tekabül ediyor.
1960’larda Almanya’ya gelen ilk kuşak, yanında bir valiz
ve dönme niyeti taşıdı. “Misafir işçi” denildi onlara. Geldikleri ülkenin dili,
kültürü ve gündelik hayatı içinde çalıştılar; fakat zihnilerinin bir yerinde
hep “dönüş” vardı.
Valizler kolayca açılmadı. Zira, valiz, yalnızca
eşyaların konduğu bir obje değildi. Bir gün yeniden yola çıkmanın ihtimaliydi.
Sonra yıllar geçti. Dönüş ertelendi. Çocuklar Almanya’da
doğdu. Torunlar geldi. Evler kuruldu, mezarlar oluştu. Türkiye’de bırakılan
hayatla Almanya’da kurulan hayat birbirine karıştı.
Ve sonra bir gün anlaşıldı ki, misafirlik bitmiş; aidiyet
sorunu başlamıştı.