Bu Blogda Ara

15 Mayıs 2026 Cuma

İsmail Engin : Yesevîlikten Nakişibendîliğe ve Mâtürîdîliğe Giden Süreçte : Alevîlik, Bektaşîlik – Cumhuriyet’ten Günümüze İdeolojik Hatlar

[İsmail Engin] Cumhuriyet döneminde Türkiye’de dinî yapı ve kimlikler köklü dönüşümler geçirdi. Dönüşüm yalnızca Alevîlikle sınırlı değildi; Sünni çevreler de aynı tarihsel sürecin etkisi altında yeniden şekillendi. 

Tekkelerin kapatılmasıyla birlikte birçok dinî yapı kamusal görünürlüğünü kaybederek flu alana çekildi; ancak bu durum, söz konusu yapıların etkisini azaltmak yerine kimi zaman daha örgütlü ve yaygın hâle gelmelerine zemin hazırladı.

Süreçte özellikle Nakşibendîlik dikkat çekici bir yükseliş yaşadı. Sessiz fakat güçlü biçimde genişleyen bu yapı, Doğu Anadolu’dan başlayarak Ege ve Marmara bölgelerine kadar uzanan toplumsal ve siyasal bir etki alanı oluşturdu. Böylece Cumhuriyet’in ilerleyen dönemlerinde Türkiye’nin dinî ve siyasal dengelerinde – başat – belirleyici unsurlardan biri hâline geldi.

Aynı dönemde iki farklı ideolojik-dinî sentez de belirginleşmeye başladı. Bir tarafta açık, güçlü ve resmî biçimde dile getirilen “Türk İslâm Sentezi”, diğer tarafta ise daha örtük biçimde gelişen ve “Kürd İslâm Sentezi” olarak tanımlanabilecek eğilimler ortaya çıkıyordu. 

Öte yandan, günümüzde “Türk İslâm Sentezi” olarak anılan düşünsel hattın oluşumunda Kürd kökenli dinî çevrelerin de önemli etkileri bulunmaktaydı. 

Keza, Doğu Anadolu merkezli gelişen İslâmî damar, zamanla adı konmamış bir “Kürd İslâmı” görünümü kazanmış; hem iktidar çevrelerinde hem de bölgesel muhalefet içinde etkili bir konuma yerleşmişti. 

Nakşibendîliğin taşıyıcı omurgası da büyük ölçüde bu sosyolojik zemin üzerinde şekilleniyordu.

Buna karşılık, “Türk İslâm Sentezi” yoğun eleştirilere maruz kalırken, “Kürd İslâm Sentezi” çoğu zaman sınırlı biçimde tartışıldı ya da sessizlikle karşılandı. Türkçü çevrelerin Bektaşîliğe yönelişinde de bu görünmeyen ideolojik rekabetin etkileri hissediliyordu.

Cumhuriyet’in ilk dönemlerinden itibaren köken tartışmaları dinî ve kültürel alanlarda etkisini sürdürdü. 

1930’lardaki yoğunluğunu zamanla kaybetse de, Türkçü çevrelerde “Türklüğün İslâm tarihindeki rolü” üzerine çalışmalar devam etti. 

Bu bağlamda öne çıkan isimlerden biri Kemal Samancıgil’di. O, Bektaşîlik tarihi, Alevî edebiyatı ve İslâm’ın kökenleri üzerine kaleme aldığı; “Bektaşîlik Tarihi: Aslı, Doğuşu, Özü, İçyüzü, Kolları, Büyükleri, İhtilâlleri, Edebiyatı, Güzel Sanatları” (1945), “Alevî Şairleri Antolojisi” (1946), “Hz. Muhammed Türk mü idi?” (1958), “Tasnifli Kur’an-ı Kerim” (1965) ve “Dua Kime, Nasıl Edilmelidir?” (1966) gibi eserleriyle dikkat çekti.

Hz. Muhammed’in “Türk” olduğu ya da İbrahimî dinlerin kökeninde Turanî unsurlar bulunduğu yönündeki tezler, dönemin milliyetçi yorumlarının dikkat çekici örnekleri arasında yer aldı.

Bu tür iddialar, aynı zamanda Mezopotamya merkezli karşı tezlerin gelişmesine de zemin hazırladı. Tez ve anti-tez biçiminde ilerleyen tartışmalar, toplumun derin kimlik fay hatlarını harekete geçirdi. Özellikle Alevî toplumu içerisinde etnik ve kültürel eksenli ayrışmaların belirginleşmesi, bu dönemde hız kazandı.

İdeolojik sarkaç bir uçtan diğerine savrulurken, Nakşibendîliğin yükselişi durdurulamadı; buna karşılık Alevî toplumu ciddi bölünmeler yaşadı. 

Bu nedenle, Orhan Türkdoğan’ın Alevîlik üzerine yaptığı ve geniş yankı uyandıran çalışmalarını da bu tarihsel bağlam içinde değerlendirmek gerekir.

1990’lı yıllara gelindiğinde Nakşibendîlik artık yalnızca toplumsal değil, siyasal anlamda da görünür bir güç hâline gelmişti. Özal dönemiyle birlikte bu yapı iktidar içinde daha etkin ve belirgin bir konum kazandı. 

Aynı süreçte Alevîlik üzerine farklı ideolojik yorumlar da hızla çoğalmaya başladı.

Henüz Göbeklitepe üzerinden Alevîlik kökenleri tartışılmıyor, Faik Bulut’un Ali’siz Alevîlik adlı eseri yayımlanmamış, Hitit kökenli tezler popülerleşmemişken; Pir Sultan Abdal’ın “Pir Silvanus” olduğu gibi iddialar ortaya atılmaya başlanmıştı. 

Öte yandan, 1990 yılında “Hz. İmam-ı Hüseyin de Bir Türk’tür” adlı kitap yayımlanırken sonrasında gömlek değiştirmiş MHP ideologlarının arka kapısından girdiği Ankara’daki önemli tekkelerde, “Hz. Hüseyin ve Kerbelâ” konulu sempozyumlar düzenlendi.

“Hz. İmam-ı Hüseyin de Bir Türk’tür” adlı çalışmanın temelinde, 1937’de düzenlenen İkinci Türk Tarih Kongresi’nde İsmail Hakkı İzmirli’nin sunduğu “Peygamberler ve Türkler” başlıklı bildiri yer alıyordu. Bildiride “Peygamberin soy itibarıyla Türk olabileceği” yönündeki tez işlenmişti. Kitabın önsözünde ise doğrudan “Hz. İmam Hüseyin bir Türk’tür” ifadesi yer almaktaydı. Böylece Türkçü yaklaşım, bu kez Alevîliği de içine alarak Hz. Hüseyin ve Kerbelâ’yı kadim Türk tarihinin bir parçası şeklinde yorumlamaya yönelmişti.

Aynı dönemde, Cemşid Bender’in Teori dergisinde yayımlanan ve Alevîlik-Kürdlük ilişkisini ele alan yazı dizileri dikkat çekiyordu. Bunun yanı sıra, kamuoyunda geniş yankı uyandıran “Hizmete Özel” ibareli kırmızı kaplı raporların dolaşıma girmesi de dönemin dikkat çekici gelişmelerindendi.

Diğer taraftan, bu ideolojik ve dinî tartışmalar sürerken, Bedri Noyan Dedebaba önemli bir figür olarak öne çıktı. 

1912–1997 yılları arasında yaşayan Bedri Noyan, yalnızca bir Bektaşî önderi değil; aynı zamanda dönemin ruhunu okuyabilen, onu etkileyebilen entelektüel bir isimdi. Noyan, milliyetçilik ile Bektaşîlik arasındaki ilişkiyi sistematik biçimde kurmaya çalışan düşünürlerden biri olarak dikkat çekti.

1960 yılında Dedebaba seçilmesinden sonra, özellikle 1960’lardan 1980’lere kadar yayımladığı gazete ve dergi yazılarıyla Alevîlik ve Bektaşîliğin geniş kitlelere ulaşmasında etkili oldu. 

Noyan, özellikle 12 Eylül dönemine kadar uzanan süreçte, bilhassa Türkistan’da Ehl-i Sünnet anlayışının gelişiminde etkisi olan Yesevî’yi ön plana çıkararak, Alevî düşüncesi üzerinde belirleyici etkiler bıraktı.

Yeri gelmişken belirtelim ki, bu konuda Bauyrzhan Saifunov’un 2022’de sunduğu “Türkistan’da Ehl-i Sünnet Anlayışının Gelişimi ve Ahmed Yesevî’nin Rolü” başlıklı kapsamlı doktora tezindeki şu görüşler kayda değerdir: 

“Ahmed Yesevî’nin eserleri incelendiğinde, onun fikhi görüşleri Ehl-і Sünnet’in büyük imamı Ebû Hanîfe’yi, itikadi görüşlerinden dolayı da Mâtürîdî’yi, siyasi görüşlerinin de Ehli Sünnet’in Hanefilik-Matüridilik geleneğinde iç içe uyuştuğunu görmekteyiz.” [ibid, 153]

Bu bağlamda, Sönmez Kutlu ve Hasan Onat, 2000’li yılların başından bu yana Mâtürîdîlik alanında önemli bir zihinsel ve akademik yol açtı. Geleceğe dönük düşünsel tasarımın merkezinde artık “Mâtürîdîlik” yer almaktadır. 

Devlet politikaları açısından bakıldığında, Bahçeli’nin görüşlerinin dayanağı her ne kadar Mehmet Eröz gibi isimler olsa da, bu yaklaşım tasavvufi anlamda ucu Yesevîlik’e açık bir süreci kapsıyor görünmektedir.

Konuya devamla; Bedri Noyan’ın yaklaşımını yalnızca ideolojik bir kategoriye indirgemek eksik kalır. 

Onun düşünsel dünyası; kuşkusuz ki, Halil Öztoprak’ın Sebilürreşad çevresiyle yaşadığı gerilimlerden, Necip Fazıl’ın yazılarından ve Hüseyin Hilmi Işık’ın Rabbanî çevirileriyle gündeme taşıdığı “Alevîye Nasihat” gibi eserlerden de “etkilenmiştir”. 

Bu bağlamda, Bedri Noyan’ın – önceden ve ilk olarak – II. Mahmud döneminden de hareketle tarihsel bir refleksle doğrudan Nakşibendîliği karşısına aldığı söylenebilir.

Ancak, bununla birlikte, 1990’lı yıllarda Bedri Noyan Dedebabanın, zamanın ruhunu dikkate alarak ve muhtemelen bugüne doğru olası gelişmeleri sezinleyerek, düşüncelerini revize etmek “durumunda” kaldığı da ifade edilebilir.

1994 yılında Orhan Türkdoğan ile yaptığı ve Türk Yurdu dergisinde yayımlanan “Bedri Noyan’la Bektaşîlik Üzerine” başlıklı söyleşi, onun dönemin değişen siyasal ve dinî atmosferini dikkate alarak düşüncelerini yeniden şekillendirdiğini göstermektedir. 

Orhan Türkdoğan ile yaptığı ve 1994’te “Türk Yurdu”nda “Bedri Noyan’la Bektaşîlik Üzerine” başlığıyla yayınlanan söyleşinin akabinde Dedebaba Noyan “Cami de bizim Cemevi de” anlayışına gelmişti. 

Türk Yurdu’nun araladığı kapıdan, “Ülkü Ocağı” dergisi ve aslında doğrudan MHP girdi. Derginin düzenlediği, “Milli Birlik ve Bütünlük” konulu paneller serisinin 1995 yılının Şubat ayı konusu, “Alevîlik ve Bektaşîlik” başlığını taşıyordu ve Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Alparslan Türkeş panelin konuşmacıları arasındaydı...

Aynı yıllarda dönemin Diyanet İşleri Başkanlığı Başmüfettişi Abdülkadir Sezgin de “Alevîlik Bektaşîlik Üzerine Münakaşalar” başlıklı makalesinde, Alevîlik ile Sünnilik arasında büyük farklar bulunmadığını savunmuş; Bektaşîlik ile Nakşiliğin ortak bir zeminde buluşabileceğini ileri sürmüştü. 

Bu süreçte Bektaşîliğin “Mâtürîdîlik” içinde değerlendirilmesi yönünde fikirler de ortaya atıldı.

Öte yandan, süreç işlerken, Balkanlar boyutu da giderek önem kazanmaktaydı:

Nakşibendîlik ile Bektaşîlik arasındaki tarihsel rekabet Balkan coğrafyasında da devam ediyor; Bektaşîlik zamanla güç kaybeden bir çizgiye geriliyordu. 

Bu bağlamda, Bulgaristan örneğinde Mehmet Beytullov’un 1999 yılında Sofya’da yayımlanan Alevîlik Keşmekeşliği ve Bulgaristan Kızılbaşlığı adlı çalışması dikkat çekicidir. 

Beytullov, Bulgaristan’daki imam-hatip okulları ve İslâm enstitülerinin gençler üzerindeki etkisinin giderek arttığını vurgulamaktadır...  | @ismailenginhd [15.05.2026]

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder